İstanbul'da Abdülmecid Efendi Korusu'nun doğal dokusu içinde yer alan Sükûnet Kütüphanesi'ne girdiğimde, ilk bakışta yeni açılmış bir araştırma kütüphanesiyle karşılaştığımı düşünmüştüm. Oysa yöneticisi ve sanat tarihçisi Ebru Karakaya eşliğinde raflar arasında dolaşmaya başladığımda, buranın asıl hikâyesinin kitaplardan çok onları bir araya getiren merak olduğunu fark ettim.
Rahmi M. Koç'un yıllar içinde oluşturduğu kişisel kitap koleksiyonu, bugün yaklaşık 11 bin eserden oluşan yaşayan bir araştırma kütüphanesine dönüşmüş durumda. Kişisel bir koleksiyonun kamuyla buluşması fikri, Sükûnet Kütüphanesi'ni yalnızca yeni bir kültür mekânı olmaktan çıkarıyor; bilgiyi paylaşmayı ve araştırmayı merkeze alan bir hafıza kurumu haline getiriyor.
Kütüphanede ilerledikçe dikkat çeken ilk şey, koleksiyonun kendi içindeki düşünsel bütünlüğü oluyor. Arkeoloji, sanat tarihi, mimarlık, mühendislik, denizcilik ve İstanbul araştırmaları aynı çatı altında buluşuyor. Bu birliktelik rastlantısal değil; Rahmi M. Koç'un yıllar içinde şekillenen ilgi alanlarının doğal bir yansıması. Bu koleksiyon, konu başlıklarına göre oluşturulmuş bir kütüphaneden çok, bir koleksiyonerin zihinsel haritasında dolaşıyormuş hissi veriyor.
Bu yaklaşım, kütüphanenin mekansal kurgusunda da karşılığını buluyor. Alt kattaki okuma salonu, Prehistorik Çağ'dan Antik Yunan, Roma ve Bizans'a uzanan arkeoloji raflarıyla başlıyor. Nümismatik, ana tanrıça kültü ve ölü gömme gelenekleri gibi tematik bölümler ise belirli araştırma alanlarına yoğunlaşanlar için ayrı bir derinlik sunuyor. Üst katta yer alan özel koleksiyonlar ve nadir eserler ise kütüphanenin araştırma kimliğini tamamlıyor. Burada raflar, yalnızca kitapları sıralamıyor; disiplinler arasında düşünsel bağlantılar kuruyor.
Bu bağlantıları görünür kılan en önemli rehber ise Ebru Karakaya'nın anlatımı. Kitapların birbirleriyle kurdukları tarihsel ilişki üzerinden de okunabileceğinden bahsediyor. Böylece raflar, sessiz duran nesneler olmaktan çıkıp kendi hikayelerini anlatmaya başlıyor.
Bu hikayelerin en etkileyici duraklarından biri Şevket Rado Koleksiyonu. Osmanlı matbaasının ilk basılı kitabı olan Van Kulu Lugatı, yayın tarihinin yanı sıra, Osmanlı'da basılı kültürün nasıl karşılandığını göstermesi açısından da dikkat çekiyor. İlk yayımlandığında beklenen ilgiyi görmeyen eserin daha sonra tezhiplenerek yeniden dolaşıma sokulması, kitabın estetik değerinin okur algısını nasıl değiştirebildiğini gösteren ilginç bir ayrıntı. Bugün pazarlama stratejisi olarak adlandırabileceğimiz yaklaşımın, üç yüzyıl önce kitap dünyasında da karşılık bulmuş olması dikkat çekici.
Aynı bölümde yer alan Kâtip Çelebi'nin Cihannümâ'sı, Osmanlı'da basılan ilk coğrafya kitabı olarak ayrı bir önem taşıyor. Yıpranmış cildi, dağılmaya başlayan sayfaları ve titizlikle yürütülmesi gereken restorasyon süreci, nadir eserlerin yalnızca bilgi taşıyan kaynaklar değil, korunması gereken kültür varlıkları olduğunu da hatırlatıyor.
Koleksiyonda dolaşırken karşılaşılan sürprizler bununla sınırlı değil. Resimli Ömer Hayyam rubaileri, 19. yüzyıl başlarından kalma Osmanlı toplumunu ve İstanbul'u konu alan gravürlü eserler… Sayfaların arasından çıkan eski bir devekuşu tüyü, yıllar önce bırakılmış bir not ya da kırmızı kalemle çizilmiş satırlar, kitapların yalnızca metinlerden ibaret olmadığını; her birinin kendi yaşam öyküsünü de taşıdığını hissettiriyor.
Raflar arasında ilerlerken beni asıl şaşırtan ise koleksiyonun uzmanlık alanlarındaki çeşitliliğiydi. Kütüphanenin en özgün bölümlerinden biri Jonathan E. Minns Koleksiyonu. Yaklaşık 2.600 kitaptan oluşan bu arşiv, buharlı makinelerden lokomotiflere, gemi motorlarından sanayi üretimine uzanan geniş bir mühendislik tarihini belgelerken, teknik bilginin aynı zamanda kültürel tarihin de ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor. Rahmi M. Koç'un mühendisliğe ve endüstri tarihine duyduğu ilgi, bu bölümde en görünür haline ulaşıyor.
Ebru Karakaya
Mühendislik tarihinden arkeolojiye dönen raflar arasında karşımıza çıkan bir başka önemli başlık ise gazeteci Özgen Acar'ın bağışladığı koleksiyon. Özellikle ana tanrıça kültü, ölü gömme gelenekleri ve Anadolu uygarlıkları üzerine kaynaklar, Acar'ın yalnızca gazeteciliğiyle değil, kültürel mirasın korunmasına verdiği katkıyla da hatırlanmasını sağlıyor. Karun Hazinesi'nin Türkiye'ye kazandırılması için yürüttüğü mücadelenin izleri, burada kitaplar aracılığıyla yaşamayı sürdürüyor.
Sükûnet Kütüphanesi'nin dikkat çeken yönlerinden biri de erişim modeli. Randevu sistemiyle çalışan kütüphanede araştırmacılar, öğrenciler ve akademisyenler çalışma konularını önceden belirterek başvuru yapıyor; ekip de ilgili kaynakları ziyaret öncesinde hazırlıyor. Böylece araştırmacı, raflar arasında kitap aramak yerine doğrudan çalışmasına odaklanabiliyor. Bu yaklaşım, kütüphaneyi klasik bir okuma salonundan çok, aktif bir araştırma merkezine yaklaştırıyor.
Duygu Aydemir
Nadir eserler için benimsenen koruma anlayışı da aynı yaklaşımın bir parçası. 1613 tarihli eserlerden Müteferrika basımlarına uzanan seçkin koleksiyon, herkesin serbestçe erişimine açık değil. Ancak belirli bir araştırma kapsamında çalışan bilim insanları ve uzmanlar için kontrollü erişim sağlanıyor. Böylece kitaplar hem korunuyor hem de bilimsel dolaşımın dışında bırakılmıyor.
Bu geziyi benim için farklı kılan ayrıntılardan biri de mimar Nevzat Sayın'ın eşlik etmesiydi. Raflar arasında ilerlerken mimarlık, kent belleği ve koleksiyon kültürü üzerine açılan sohbetler, kütüphanenin kitaplardan oluşan bir mekandan ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi.
Bugün dijital bilginin hızla tüketildiği bir çağda, sayfaları çevrilerek okunan, hikayeleri dinlenerek keşfedilen ve üzerine uzun uzun düşünülen böyle bir kütüphanenin açılması düşünme biçimlerimiz için de önemli bir hatırlatma. Sükûnet Kütüphanesi, adını yalnızca bulunduğu korunun sessizliğinden değil, kitabın insana sunduğu o yavaşlama ve derinleşme halinden alıyor sanki.
Yazı ve Fotoğraflar: Duygu Aydemir
Ege’de Yeni Bir Sanat Durağı: Alaçatı’da Genç Bir Galeri Girişimi Olarak L+S Contemporary
Tavşan Deliğine Yeniden Düşmek: Alice Harikalar Diyarında’yı Yapay Zekâ Çağında Okumak
Zamandan Muaf İmgelerin Peşinde: Taner Ceylan’ın Resminde Güzellik, Bellek ve Kırılganlık
Mekânın Hafızasında Düşünmek: Nevzat Sayın
Toprağın Hafızasında: Mahmut Celayir ile Doğa, Bellek ve Bugünün Sanatı
Yorum yapmak için tıklayın