Kapak: Mahmut Celayir, Kozmik Bahçe, 2026. (detay)
Mahmut Celayir’in resimlerine baktığınızda önce bir manzara görüyorsunuz. Dağlar, vadiler, toprak, ışık, gölge, bitki dokuları… Ama biraz durunca anlıyorsunuz: Bu yalnızca bir manzara değil, bir hafıza alanı, bir yaşanmışlık, bazen de kaybolmuş olanın geride bıraktığı iz.
Celayir, doğayı tek bir tanımın içine hapsetmekten özellikle kaçınıyor. Çünkü onun için doğa, yıllar içinde değişen çalışma biçimleriyle birlikte yeniden ve yeniden sorguladığı bir alan. “Elbette öncelikle doğa bir görüntüdür” diyor; bizi içine alan, besleyen, estetik tatları ve gerilimi barındıran bir alan ama yalnızca bundan ibaret değil. Aynı zamanda belleği, yaşanmışlığı, yaşamı ve dönüşümü taşıyan organik bir varoluş alanı.
Bu yüzden onun resimlerinde toprak yalnızca resimsel bir yüzey değil, yaşamın ve ölümün sahibi. Çok katmanlı yapısıyla hafızayı taşıyor; insanı kozmosa organik bir bağ ile iliştiren temel gerçeklik gibi duruyor. Celayir’in toprağa yakın bakışı, estetik bir tercihten ziyade varoluşsal bir sorgulamaya dönüşüyor.
Resimlerinde sıkça hissedilen bozkır duygusu da doğrudan coğrafi bir karşılığa denk değil. Sanatçı, büyüdüğü Bingöl çevresinin aslında suyu ve yeşili bol bir bölge olduğunu hatırlatıyor. Yüksek rakımlarda ağaç dokusu azalıyor ama buna karşılık flora büyük bir zenginlik kazanıyor. Onu cezbeden de bu bitki çeşitliliği, biçimsel zenginlik ve dokusal hareketlilik. Bozkır izlenimi veren bu alanlar, onun gözünde daha dramatik, daha kimlik sahibi.
Mahmut Celayir, Müdahele, 1983, Ankara Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonu
Celayir’in erken dönem çalışmalarında doğa içinde insan figürleri var. Fakat bu figürler bir hikayeyi anlatmak için orada değil. Büyük gölgelerin eşiğinde, doğa boşluğu içinde duran, zamansız ve anıtsal figürler bunlar. İnsanın doğa içindeki yalnızlığını, varoluşsal çaresizliğini taşıyorlar.
1980’lerin sonlarında Almanya’ya gidişi ise önemli bir kırılma yaratıyor. Oradaki sanat ortamı, sergiler, müzeler ve atölye arkadaşları onu ciddi bir hesaplaşmaya iterek daha önce geniş perspektiflerle resmettiği vadilerden, dağlardan, yaylalardan ve bu alanların içine yerleştirdiği insan figürlerinden uzaklaşma ihtiyacı yaratıyor. Çünkü o resimlerde çok belirgin bir coğrafya ve memleket vurgusu olduğunu, bunun kendisini “lokal bir sanatçı” gibi gösterebileceğini düşünüyor.
Böylece makro görünümlerden toprağın mikro dokusuna yöneliyor. İyi tanıdığı bir coğrafyanın dokusal zenginliği ve ışığıyla, resmin daha biçimsel, daha öz sorunlarına dönüyor. Bu süreç onu zamanla soyut anlatımlara taşıyor.
Almanya onun için yalnızca başka bir ülke değil; zamanın ruhuna daha yakından bakma alanı. Kendi ifadesiyle, Almanların “Zeitgeist” dediği şeye dokunduğu yer. Orada güncel sanatı izlemenin yanı sıra Alman Romantiklerini, özellikle Caspar David Friedrich’i keşfediyor. Friedrich’in insansız doğa resimlerindeki gizemli ve suskun sorgulamayı kendine yakın buluyor. Doğayı bireysel bir bakışla gözlemleyen, içsel doğayı ve kolektif bilinci kozmik bir anlayışla sunan bu gelenek, Celayir’in kendi arayışıyla örtüşüyor.
Bu deneyim onu köklerinden koparmıyor. Tam tersine, kendi malzemesini yeniden keşfetmesini sağlıyor. Almanya’da “başkaca bakma” kültürü edindiğini söylüyor. Resim dilini sertleştiriyor ve yerel imgelerinden vazgeçmeden daha evrensel bir dile yöneliyor.
Celayir’in resimlerinde yakın ve uzak bakış arasında sürekli bir gerilim var. Bir yanda kozmik alan bakışının getirdiği büyük boşluk duygusu; insanın bu boşluk içindeki varlığı ya da hiçliği… Diğer yanda toprağın derinliklerine, ayrıntılarına inen, belleği sorgulayan yakın bakış.
Sanatçı bu iki bakışı birbirinden ayıramıyor. Resimlerini de bu iki bakış biçiminin toplamı olarak görüyor. Yaz aylarında köyünün dışındaki dağlarda yaptığı yürüyüşler, bu bakışı besleyen temel deneyimlerden biri. Her gün tekrarlanan bu yürüyüşlerde her şey yeniden başlıyor; ışığın bitki dokuları üzerindeki yansımaları, organik yüzeyler, gölge ve aydınlık arasındaki gerilim, resimsel bir dile dönüşüyor.
Burada Celayir’in düşünsel dünyası daha da açılıyor. Zerdüşt, Buda ve Vedik Hint-İran inanışlarına uzanan bir hattan söz ediyor: insanın kozmosun ayrılmaz bir parçası olduğu, kozmos içindeki aydınlık ve karanlık çatışmasının insanın kendi içinde de taşındığı bir anlayış. Onun resimlerindeki ışık ve gölge gerilimi, yalnızca biçimsel bir tercih değil; varlık ve hiçlik üzerine derin bir sorgulama.
Doğduğu coğrafyanın etkisini anlatırken, Celayir’in dili neredeyse masalsı ama aynı zamanda çok çıplak bir gerçekliğe yaslanıyor. Bingöl ve çevresinin güzelliğini, kendisini ressam olmaya iten temel nedenlerden biri olarak görüyor. Henüz fazla müdahale edilmemiş doğanın insanla uyum içinde olduğu bir dünyadan söz ediyor. Geceleri kapıda cinlerin gezindiği, kayalarda kurtların uluduğu, bütün köyün yaz aylarında bir seremoni içinde yaylaya çıktığı bir hayat…
Ama bu dünyanın içinde yalnızca güzellik yok. Aşiret kavgaları, şiddet, ölüm ve yaşamın uç noktaları da var. Celayir, Luis Buñuel’in Son Nefesim kitabında çocukluğunun arkaik dünyasını sanatının malzemesi olarak anlatmasını kendine yakın buluyor. Çünkü böyle bir çevrede insan, ölüm ve yaşamla bağlantılı temel yönelimlerle daha çıplak biçimde karşılaşıyor. Sevinç ve acı aynı gerçekliğin içinde duruyor.
Bu coğrafyanın hafızası onun için yalnızca kişisel değil; tarihsel ve politik bir katman da taşıyor. Büyükannesinin 1925 Şeyh Sait İsyanı sonrası yaşanan yıkımlara ve acılara tanıklık etmiş olması, daha önce Ermeni tehcirini ve insanların acılı hikayelerini yakından izlemiş olması, Celayir’in çocukluk dünyasında derin izler bırakıyor. Bu anlatılar, büyülü doğa duygusuyla iç içe geçiyor.
Bu yüzden sanatçı, zamanla “güzel” diye tanımlanabilecek doğa anlatımından uzaklaşıyor; melankoli ve acıyı barındıran hafıza alanlarına yöneliyor. Yerel bir deneyimin evrenselleşmesinden söz ediyor. Kendi dokunabildiği, tanıdığı, artistik bir betimlemeye dönüştürebileceği malzeme üzerinden insanlığın temel sorunlarına, var olma alanlarının korunmasına ve zamanımızın kaygılarına bakıyor.
Hafıza meselesinde de çok güçlü bir bakışı var. Hafızaya “kaybolanın varlığı” üzerinden bakmak gerektiğini söylüyor. Yaşanmışlığın geride bıraktığı izdüşümü, bizim de dahil olduğumuz kolektif hafızayı oluşturuyor. Bu hafıza yalnızca geçmişi betimlemiyor; bizi güncele dair sorgulamaların içine de çekiyor.
Mahmut Celayir, Bir Yaz Manzarası, Taviloğlu Koleksiyonu
Bugünün sanat ortamına bakarken oldukça açık konuşuyor. Hız, görünürlük ve piyasa dinamikleri içinde kendini konumlandırmakta zorlandığını, görünürlük ve dikkate alınma konusunda sıkıntılar yaşadığını söylüyor. Günümüzün yakalanması zor ritmi, sanatçılar için ayrıca bir çaba gerektiriyor. Yaratıcılık başlı başına tutarlılık, disiplin ve günlük hayatı organize etme gücü isterken; sanat piyasasının akışını izlemek, doğru zamanda pozisyon almak da ayrı bir alan haline geliyor.
Bir galeriyle çalışmayan sanatçıların bu süreçte doğru insanlarla ilerlemesi gerektiğini düşünüyor. Burada Celayir’in sözleri, bugünün sanat dünyasında üretimin yalnızca atölyede değil, görünürlük alanında da bir mücadeleye dönüştüğünü hissettiriyor.
Günümüz sanatında derinlik kavramının zayıfladığını netlikle dile getiriyor. Görsel öğelerin hayatın her alanına yayıldığı, ivmesi giderek hızlanan bir çağda yaşadığımızı düşünüyor. Sosyal medyanın görsel akışı içinde, özellikle genç kuşakların güzellik kavramı etrafında bir beğeni histerisiyle hareket ettiğini; bunun da sanat açlığını geçici olarak gideriyormuş gibi göründüğünü söylüyor ama bu yoğun görsel dolaşım, derinliği olan sanat yapıtlarına ilgiyi azaltıyor.
Yine de bu durumun olumlu bir yanı olabileceğini düşünüyor: Görsel doygunluk, belki de daha aykırı, daha şaşırtıcı, daha güçlü sanat yapıtlarına ilgiyi canlandırabilir. Tabii hala hayata ve sanata dair sorularımız varsa.
Dijital dünya ve yapay zekâ burada kaçınılmaz olarak devreye giriyor. Celayir, kolay ortaya çıkabilen yapıtların çoğaldığını; ama sanatın üretilmesiyle ilgili süreçler, sorgulamalar, emek, çaba ve sabır yaşanmıyorsa işin derinliğinin kaybolduğunu söylüyor. Bu eleştiriyi yalnızca dijital üretim için değil, tuval resmindeki kolay ve aceleci çözümler için de yapıyor. Ona göre sormamız gereken soru şu: Çağdaş bir resim nasıl olabilir? Bu büyük geleneğe nasıl yeni bir tuğla eklenebilir?
Yapay zekâ konusunda dengeli bir yerde duruyor. Bu şekilde üretilen görsellerin özellikle sosyal medyada çok görünür olduğunu, ancak sanat pratikleri açısından nasıl sonuçlar doğuracağı konusunda belirsizlikler bulunduğunu söylüyor. Bir çalışma yöntemi olarak yapay zekânın kullanılmasına itirazı yok. Onun için belirleyici olan, ortaya çıkan yapıtın kalitesi ve bize ne söylediği.
Yapay zekâyı düşünme egzersizleri sürecinde yardımcı olabilecek bir araç olarak görüyor. “Elimizde işe yarar bir alet var, bunun doğru yönde kullanılması önemli” diyor. Kariyerine bugün başlıyor olsa, yapay zekâyı belli ölçüde çalışma pratiğine dahil edebileceğini ekliyor ve bunu fotoğraf ile resim arasındaki eski tartışmayla ilişkilendiriyor. Bir ressam olarak fotoğrafı çalışma süreçlerinden ayrı tutmadığını, fotoğrafın steril ve doğrudan dokusunun resmine çok şey kattığını belirtiyor. Fotoğraf, onun dilinin geleneksel yapısını kırmasına yardımcı olmuş. Aynı değerlendirmeyi yapay zekâ için de mümkün görüyor. Bir çalışma yöntemi olarak yapay zeka yeni kapılar açabilir. Ama burada onun için en kritik nokta şu: Sanatın büyüsü ve şiirselliği korunmalı.
Kitaplar da Celayir’in üretimini anlamak için önemli bir başka alan. 2025’te yayımlanan Gölgenin İzinde, sanatını felsefi ve kuramsal bir çerçevede ele alıyor. Celayir, Kürt sanatçılar üzerine hazırlanan bu kitap serisinde yer almaktan memnun. Fatih Tan ve Mahsum Çiçek’in geniş felsefi bilgi alanları içinden yapıtlarına getirdikleri yorumların ona kendi pratiğine başka bir gözle bakma şansı verdiğini belirtiyor.
Sanatçılar üzerine yazılan metinler sınırlı. Ressamlar görsel imgelerle çalışıyor; kendi pratiklerinin dili, yarattıkları biçimsel dünya içinde dolaşırken, bunun yazıya ve söze dökülmesinin sanat çalışmalarını daha görünür kılıyor. Ona göre böyle yazılar yeni anlam katmanları yaratıyor; sanatçının kendini kültürel kodlar üzerinden toplum içinde yeniden keşfetmesine kapı açıyor.
Bir sanatçının üretimi ile onun üzerine yazılan metinler arasında her zaman bir mesafe olduğunu kabul ediyor. Bu mesafenin ölçüsünü ise objektif bakışın tutarlılığı, bilgi birikiminin yapıtlarla eşleşmesi ve yapıtların ortaya çıkış süreçlerinin doğru okunması belirliyor. Celayir’e göre bir yapıtı yalnızca son haliyle değil, düşünsel ve duyusal serüveniyle anlamak gerekir.
Yazıyla kurduğu kişisel bağ da oldukça güçlü. Gençliğinden beri yazıyla yakın ilişkisi var, başlangıçta ressam ya da yazar olma düşüncesi arasında gidip geldiğini söylüyor. Lise yıllarında öğretmenlerinin yazıya ağırlık vermesini istediğini, klasik edebiyatı yoğun biçimde okuduğunu, öyküler yazmaya eğilim duyduğunu anlatıyor. Sanat eğitimine başlayınca bu tutku bir süre kenarda kalıyor.
Ama lise döneminden itibaren tuttuğu günlükler önemli bir malzeme. Aşk, doğa ve sanat arasında gidip gelen bu metinleri, bugün başka bir gözle değerlendirme noktasında. Bunları sanatsal bir proje içinde ele almayı ve bir kitap olarak yayımlamayı düşünüyor. Bunun sıradan bir günlük anlatısı olmasını istemediği için biçemi üzerine karar vermiş değil.
Mahmut Celayir, Duygu Aydemir
Şu anda üzerinde çalıştığı seri ise Kozmik Bahçe. Büyük boyutlu bu resimler, Celayir’e göre bugüne kadar yaptığı çalışmaların bir toplamı ya da özeti gibi. Organik dokular kozmik bir alan içinde dağılıyor ve bütünleşiyor. Makro ve mikro görünümler iç içe geçiyor. Kaos ve düzen ikilemi içinde görsel zenginlikler, katmanlar ve gerilimler oluşuyor.
Yeni bir ifade biçimi arayışı da bu sürecin içinde var. Celayir’e göre her yeni çalışma bir arayış. Büyük kırılmalar bazen dilin tıkandığı dönemlerde gerekiyor. Şimdiki resimlerinin ona yeni ifade şekilleri sunduğunu ve dilinin doğal bir değişim içinde olduğunu söylüyor. Bu da bir sanatçı için mutluluk verici bir durum.
Bugünün sanat ortamında üretmeye devam etmek için en büyük motivasyonu, çalışmalarının ilgi görmesi ve anlaşılması. Bunun resim satmaktan daha önemli olduğunu düşünüyor. İlgisizlik ve görünememe dönemleri uzun sürebiliyor. Böyle zamanlarda motivasyonu düşürmemenin yolunu yeni ve güçlü yapıtlar ortaya koymakta buluyor. Ona göre iyi bir resim, sanatçının inancını tazeliyor ve sanata daha çok bağlıyor.
Sanatın bugün bir hakikat üretme gücü var mı soruma verdiği yanıt ise bütün bu düşünce dünyasının sade bir özeti gibi: “Sanat, yeni estetik tatlar üreterek hayata daha umutla bakmamızı sağlar. Hayata şiir katar. İnsanı daha hoşgörülü ve daha zarif kılar. Ve buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.”
Mahmut Celayir’in resimlerinde doğa, insanın yokluğunu değil; izini, belleğini, kırılganlığını ve dünyadaki yerini taşıyor. Toprak, ışık, gölge, doku, boşluk ve katman; hepsi birer biçimsel öğe olmanın ötesinde. Bir coğrafyanın hafızasından, insanlığın ortak sorularına açılan bir dil gibi.
Onun resimlerine baktığınızda önce doğayı gördüğünüzü zannedersiniz ama aslında gördüğünüz şey daha derin: zaman, hafıza ve insanın bu dünya içindeki arayışı.
Yazı ve Fotoğraflar: Duygu Aydemir
Bir Hayalin Ağırlığı: Satıcının Ölümü
Diyalogun Son Büyük Savunucusu Jürgen Habermas’ın Ardından
İkinci Bir Hayatın Eşiğinde
Evren Bizim Atölyemiz
Hatice Aslan: Bugün de Böyle
Yorum yapmak için tıklayın