ekavbanner1.jpg

“Geçişler” Üzerine: Emel Cankat Retrospektifi Küratörleriyle Söyleşi

İrem Verda Aykan

8 saat önce

Emel Cankat’ın Geçişler başlıklı retrospektif sergisi kapsamında, serginin küratörleri Dilara Yalçın, Elif İnci Gökgöz ve Yasemin Yemişçi ile serginin kavramsal çerçevesini, üretim sürecini ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi konuştuk.

İrem Verda Aykan: Serginin çıkış noktasında yer alan “Geçişler” kavramıyla başlamak isterim. Bu başlığı düşündüğümüzde, siz bunu daha çok dönemler arasında yapılan bir ayrım olarak mı ele alıyorsunuz, yoksa sanatçının üretiminde yıllara yayılan, daha akışkan ve katmanlı bir dönüşümün ifadesi olarak mı görüyorsunuz? Özellikle teknik, malzeme ve ifade dili üzerinden baktığınızda, bu değişimlerin keskin kırılmalar mı yoksa birbirine eklemlenen bir süreklilik mi oluşturduğunu nasıl değerlendirirsiniz?

Yasemin Yemişçi: "Geçişler"i yalnızca yıllara göre net bir kırılma ya da lineer bir ayrım olarak tanımlamak mümkün değil. Daha çok sanatçının üretim pratiği içinde zamanla beliren yönelimlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir süreçten söz ediyoruz. Örneğin 1980’lerin sonlarına doğru yağlı boya ve çok renkli yüzeylerin yerini, sanatçının kendi keşfettiği bir ifade biçimi olarak çini mürekkebi almaya başlıyor. 1990’larda ise bu yaklaşım belirginleşerek monokrom üretimin ağırlık kazandığı bir döneme dönüşüyor.

Ancak serginin bütününe baktığımızda bu değişimleri yalnızca teknik ya da yıllara bağlı keskin geçişler olarak değil; sanatçının üretimi içinde organik olarak gelişen, birbirine eklemlenen dönüşümler olarak değerlendirmek daha doğru. Bu nedenle "geçiş" kavramı, burada hem zamansal hem de düşünsel bir süreklilik içinde anlam kazanıyor.


İrem Verda Aykan: Bu serginin düşünsel çıkış noktası ve kavramsal çerçevesi de aslında bu "süreç içinde dönüşüm" fikrinden besleniyor diyebilir miyiz? İşleri bir araya getiren temel ortaklık sizce daha çok teknik, dönemsel ya da biçimsel bir benzerlikten mi geliyor; yoksa bu üretimlerin altında çalışan daha derin bir kavramsal zemin mi var?

Yasemin Yemişçi: Serginin çıkış noktası, Emel Cankat’ın üretimini yalnızca kronolojik bir gelişim çizgisi içinde değil; Türkiye’nin kültürel ve toplumsal dönüşümleriyle kesişen bir süreklilik olarak ele alma fikrine dayanıyor. Sanatçının 1970’lerden 2000’lere uzanan pratiği bir “zaman akışı” olarak okunurken, bu akış içinde kişisel bellek, doğa imgeleri ve toplumsal değişimlerin nasıl iç içe geçtiği görünür kılınıyor.

Bu bağlamda serginin kavramsal çerçevesi bellek, süreklilik ve dönüşüm ekseninde şekilleniyor. İşlerin ortaklaştığı temel kavram ise “süreklilik içinde dönüşüm” olarak tanımlanabilir. Cankat’ın doğa temelli üretimi farklı dönemlerde teknik ve yüzey açısından değişse de bu değişim kopuşlardan çok katmanlı bir birikim olarak ilerliyor. Küratöryel yaklaşımda bu durum, üretimin bir “görsel arşiv” gibi okunması üzerinden ele alındı.

Sergi kurgusunda bu süreç; farklı dönemlerin birbirine eklemlendiği, kimi anlarda yoğunlaşan, kimi anlarda sadeleşen bir akış olarak düşünülüyor. Yani lineer bir gelişimden ziyade, geri dönüşler, kırılmalar ve sapmalar içeren organik bir yapıdan söz etmek mümkün.

Cankat’ın pratiğinde hem süreklilik hem de dönüşüm güçlü biçimde varlığını koruyor; ancak küratöryel yaklaşımda özellikle süreklilik hattı öne çıkarılıyor. Bunun temel nedeni, sanatçının 1960’lardan görme yetisinin sınırlandığı döneme kadar kesintisiz üretim pratiği, doğa etrafında kurduğu ısrarlı görsel dil ve tüm fiziksel sınırlılıklara rağmen üretime devam etme iradesi olarak okunabilir.

Elif İnci Gökgöz: “Geçişler” burada yalnızca zamanın ilerlemesine işaret etmiyor; aynı zamanda biçimlerin, tekniklerin ve estetik anlayışın dönüşümünü de içeriyor. Bu dönüşümün en önemli tarafı ise hiçbir zaman keskin kopuşlar üzerinden ilerlememesi. Her yeni evre, bir öncekinin izlerini farklı biçimlerde taşımaya devam ediyor.

Cankat’ın pratiğinde belirli temaların ve görsel hafızanın sürekliliği çok belirgin; ancak bu süreklilik sabit bir tekrar değil, her dönemde yeniden biçimlenen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Küratöryel olarak da hem devamlılığı hem de değişimi aynı anda görünür kılmaya çalıştık.

Serginin düşünsel çıkış noktası, Cankat’ın üretimini yalnızca estetik bir gelişim çizgisi olarak değil, zamanla kurduğu ilişki üzerinden okumaktı. Uzun soluklu bir üretim pratiğinin nasıl sürdüğü ve bu sürekliliğin hangi koşullar içinde şekillendiği bizim için belirleyici oldu.

Bu nedenle sergide işlerin ortaklaştığı temel kavramı sadece “geçiş” olarak değil, aynı zamanda bir tür süreklilik ve ısrar hali olarak da düşünebiliriz. Cankat’ın resimle kurduğu ilişki, değişen tekniklere ve üretim koşullarına rağmen kopmayan bir bağ üzerinden ilerliyor ve bu da işleri birbirine bağlayan görünmez bir hat oluşturuyor.

Küratöryel yaklaşımda bu kavramı tek bir anlatıyı sabitlemek yerine, izleyicinin farklı dönemler arasında kendi ilişkilerini kurabileceği bir alan açmak üzerinden ele aldık. Bu anlamda sergi, kesin bir sonuca işaret etmekten çok, bu üretimin nasıl sürdüğünü ve nasıl dönüştüğünü birlikte düşünmeye davet eden bir yapı öneriyor.


İrem Verda Aykan: Cankat’ın görme yetisindeki değişimle birlikte üretiminde ortaya çıkan sadeleşmeyi, bu küratöryel çerçeveden devamla nasıl okumalıyız? Görmenin fizikselden sezgisele kayması serginin kurgusunda nasıl karşılık buluyor? Yani bu yeni bir görme biçimi olarak çalışmalarda gözlemlenebilir mi? 

Elif İnci Gökgöz: Bu süreci daha çok sanatçının mevcut koşullarla kurduğu yeni bir üretim ilişkisi olarak değerlendirmek gerekiyor. Yani 1990’lardan sonra görülen sadeleşme, bir yandan fiziksel koşulların etkisini taşıyor, ama aynı zamanda Cankat’ın zaten önceki dönemlerinde de izlenebilen eğiliminin devamı olarak da okunabilir. Bu nedenle sergi kurgusunda yeni bir görme biçimi fikrini vurgularken, bunu romantize etmekten özellikle kaçındık. Daha çok üretimin nasıl sürdüğü ve nasıl dönüştüğü üzerine odaklandık.

Dilara Yalçın: Yeni bir görme biçimi olarak algılanmasına ek olarak onun kadar çalışkan bir sanatçının sevgisi ve inadı olarak da yorumlanabilir. 1990‘lardan itibaren önce tek gözünü kaybetmesi, sanatçının üretimini durdurmamış. Bahsettiğiniz gibi yeni bir görme biçimi oluşturmuş, hatta belki de figüratif geçişini hızlandırmış.


İrem Verda Aykan: Teknik ve üsluptaki bu dönüşümü birlikte düşündüğümüzde, sizce Cankat’ın dili renkten lekeye, formdan ışığa giderken bir sadeleşme mi yaşıyor yoksa tam tersine giderek yoğunlaşan bir ifade mi kuruyor? Sergi kurgusunda net olarak görebildiğimiz değişimleri açıklayabilir misiniz? 

Elif İnci Gökgöz: Renkten lekeye, formdan ışığa doğru evrilen dili yalnızca bir sadeleşme olarak değil, daha çok bir yoğunlaşma olarak okumayı tercih ediyoruz. Cankat’ın teknik ve üslup dönüşümünü yalnızca bir sadeleşme olarak tanımlamak bana çok yeterli gelmiyor; daha çok bir arayışın zaman içinde yoğunlaşması olarak okumayı tercih ediyorum. Burada önemli olan, bu iki alan arasında net bir geçişten çok, kalıcı bir gerilim olması. Yani Cankat’ın dili ne tamamen soyuta ne de figüratife yerleşiyor, daha çok bu ikisinin arasında sürekli yeniden kurulan bir ifade alanı olarak gelişiyor. Sergi kronolojik bir yapı öneriyor gibi görünse de, aslında katı bir zaman çizgisi kurmuyor. Dört dönemli yapı izleyiciye bir yönelim sağlıyor; ancak dönemler arasında keskin sınırlar yerine geçiş alanları oluşturmayı tercih ettik.

Bu yaklaşım, serginin başlığındaki “geçiş” fikriyle de örtüşüyor. İzleyiciye tek bir okuma dayatmak yerine, farklı dönemler arasında ilişkiler kurabileceği daha açık ve geçirgen bir yapı öneriyoruz.

Dilara Yalçın: Emel Cankat çok çalışan ve çabalayan bir sanatçı; bu nedenle üslubunu ve çizgisini oturtması da uzun bir yolculuk olmuş. Sadeleşme, belki de Çini mürekkebine geçiş sürecinde yaşadığı bir dönüşüm olarak okunabilir. 80’lerde yaptığı Çini mürekkebi işlerde hâlâ renk varken, 90’larda bu işler tamamen monokroma yöneliyor. Bunu kişisel olarak şöyle değerlendiriyorum: sanatçı, zaman içinde hem malzemeyi hem de kendi ifade dilini daha iyi tanımış ve onu nasıl kullanacağını öğrenmiş. Artık yalnızca çini mürekkebiyle çalışması da, bu malzeme üzerindeki hâkimiyetini ve özgüvenini gösteriyor.

Sergide kullandığımız kronolojik sıra, Türkiye’nin sanatçının üretim yaptığı dönemde geçirdiği dönüşümlerle birlikte düşünülerek kurgulandı. Bu bağlamı da görünür kılmak istediğimiz için kronoloji, bizim için daha belirleyici bir çerçeveye dönüştü. Bu nedenle dört dönemli yapı, izleyiciye daha okunaklı bir anlatım sunuyor.

Bununla birlikte dönemler arasında keskin sınırlar bulunmuyor; tıpkı insan hayatındaki evrelerde olduğu gibi. Sanatçının pratiğindeki değişimler de bu geçişler üzerinden takip edilebiliyor.


Prof. Dr. Marcus Graf, Dilara Yalçın, Yasemin Yemişçi, Elif İnci Gökgöz, Ayşe Cankat Sumer

İrem Verda Aykan: Son olarak üç küratörlü bir sergi olmasının üzerine konuşalım. Üç küratör olarak çalışırken başlangıçta farklılaşan bakış açıları ortak bir dile nasıl evrildi, bu süreçte uzlaşma ve ayrışma noktaları nasıl şekillendi ve sanatçının ailesiyle birlikte çalışmak küratöryel yaklaşımı nasıl etkiledi; tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde üç küratörlü çalışma bireysel küratöryel pratiğinizi nasıl dönüştürdü?

Elif İnci Gökgöz: Öncelikle biz üçümüz uzun süredir birlikte çalışıyoruz; Marcus Graf’ın asistan küratör ekibindeyiz ve burada çok fazla sergi tasarlayıp kurulumunda bulunduk. Dolayısıyla birbirimizin uyumunu önceden deneyimlediğimiz için bununla ilgili bir çekincemiz olmadı. Bu fikir geldiğinde de çok heyecanla kabul ettik. Üç kişi olarak çalışmak, üç farklı bakış açısının ortak noktasını bulmak anlamına geliyor. Üç farklı izleyici olarak sergilerden beklentilerimiz değişebiliyor ama ortak noktaları bulup serginin güçlü yönlerini ortaya çıkarmak bizim için çok faydalı oldu. Aramızda “ben öne çıkmalıyım” gibi bir durum hiç olmadı; bu da süreci güçlendiren bir şeydi. Her birimizin fikrine değer verdik ve süreç içinde çıkan sorunlarda çözüm odaklı ilerledik. Ayrıca bu dönemde kolektif çalışmanın, sanatçılar ve küratörler açısından da bireysellikten çok üretimin kendisini öne çıkaran bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Üç küratörle çalışmak bu sergide birçok krizi birlikte yönetmeyi gerektirdi. Birbirimize güvendiğimiz için sorunlara takılmak yerine “çözümü ne olabilir” sorusuna odaklanabildik ve sorumluluğu paylaşabildik. Bu da güven duymanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Bireysel küratöryel pratiğim açısından da, güvendiğim insanlarla çalışmanın ne kadar konforlu olduğunu ve süreç ne kadar zor olursa olsun birlikte çok daha kolay aşılabildiğini deneyimlemiş oldum.

Dilara Yalçın: İnci’nin de bahsettiği gibi küratöryel anlamda üçümüz de aynı hocadan, Marcus Graf’tan eğitim aldık. Buna rağmen ne kadar farklı bakış açılarına sahip olduğumuzu görmek, süreci bir problem olmaktan çok daha eğlenceli ve deneysel bir hale getirdi. Başından itibaren farklı yaklaşımlar vardı ve biz bunu kendi faydamıza kullanmayı başardık. Süreç boyunca hiçbir noktada ego çatışması yaşanmadı. Ortak dil oluşturma sürecinde en belirleyici şey, hepimizin değişime ve deneyselliğe açık olmasıydı. Bu nedenle bütçe ve mekân gibi sınırlar içinde, fikrimizi en iyi hangi öneri ifade ediyorsa onun üzerinde kolayca hemfikir olabildik.

Kurulum süreci yoğun bir süreçti, bu yüzden açılış ve kurulum bittikten sonra “İyi ki birlikteydik.” dedik. Süreç baştan sona bir ekip çalışmasıydı ve üç küratör olarak çalışmak, organizasyonun her aşamasında kolektif üretimin önemini çok net biçimde gösterdi. 

Emel Cankat / Geçişler / Küratörler: Dilara Yalçın, Elif İnci Gökgöz ve Yasemin Yemişçi / AKM Çok Amaçlı Salon / 9 Nisan - 19 Nisan 2026

 



Diğer Yazıları

En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin