ekavbanner1.jpg

Sahnede İzi Olan Anlatılar: Üç Dansçıyla Dünya Dans Günü

Lâl İlbahar

23 saat önce

Kapak Fotoğrafı: Volkan Erkan

Solist dansçılar Aycan Ersal, Ekim Deniz Akarslan ve Yunus Emre Ersoy ile Dünya Dans Günü'nde bir araya geldik. Bu röportajda onlara yalnızca dansı değil, dansın içinde kurdukları kişisel hikâyeleri sorduk; çünkü hareket, her birinde yeniden tanımlandı, onların ifadeleriyle büyüdü ve bağımsızlığını ilan etti. 

Yolu Mercan Selçuk Dans Topluluğu'nda kesişen üç solist dansçı, kendi serüvenlerini bize açtılar. Aycan’ın klasik baleden modern dansa uzanan pratiği, disiplinler arası bir yaklaşımla şekillenirken; koşu ve yüzme gibi alanlarla desteklenen bir dayanıklılık ve denge arayışına dönüştü. Uluslararası deneyimleri ise yalnızca teknik gelişiminin değil, bedene ve harekete dair bakışının kırılma noktası oldu.

Deniz’in hikâyesi, balenin estetik sınırlarını aşarak toplumsal ve politik bir zeminde şekillendi. Çocukluğundan itibaren içinde bulunduğu mücadele kültürü, dansını sahnenin dışına taşıdı. Bu sebeple, sanat ve emek arasındaki ilişki meydanlarda duyuruldu, sokaklar sanatın gücüyle buluştu.

Emre’nin üretim biçimi ise dans, modellik ve freelance işler arasında akışkan bir denge kurmayı amaçladı. Onun hayatı, kamera ile sahne arasında gidip gelirken çağdaş dansçının değişen üretim koşullarını da yansıttı. Onun için dans, yeni alanlarla etkileşim kuran çok yönlü bir yapının tam ortasında duruyordu.

Üç farklı yaklaşım, üç ayrı beden dili… Ama ortak bir zeminde buluştular: Dans, her biri için kişisel bir hikâyenin taşıyıcısı. Bu röportajda disiplin, özgürlük, mücadele ve dönüşümün bedenle nasıl iç içe geçtiğini; sahnenin ötesine nasıl yayıldığını konuşuyoruz. Dünya Dans Günü vesilesiyle bu üç dansçının hikâyelerine kulak veriyoruz çünkü bazen bir hareket, anlatılamayanı anlatmanın en doğrudan yoludur.

Aycan Ersal

Lal İlbahar: Aycan, öncelikle klasik bale eğitimini tamamlayıp modern dans alanında bedenini dönüştürmeyi başarmış bir dansçısın. Yurt dışında Stuttgart Ballet ve Orsolina28 Art Foundation gibi kurumlarda çalışma deneyimin oldu. Özellikle Stuttgart Ballet’den davet alıp belirli dönemlerde Almanya’da sahne almak senin için nasıl bir deneyimdi ve yurt dışı sana neler kattı?

Aycan Ersal: Stuttgart Ballet’den davet almak benim için hem büyük bir onur hem de kendimi uluslararası bir sahnede test etme fırsatıydı. Almanya’da çalışmak disiplinimi keskinleştirdi, farklı estetik anlayışlarla tanışmamı sağladı ve bedenime daha geniş bir ifade alanı kazandırdı. Yurt dışı deneyimi bana sadece teknik değil, aynı zamanda sanatsal özgürlük ve perspektif kattı.

L.İ.: Bu deneyimlerin ötesinde, bale dışındaki disiplinlerde—özellikle koşu ve yüzmede—düzenli bir pratik sürdürüyor, bu alanlara aktif olarak yer açıyorsun. Bunları sadece kondisyon için mi kullanıyorsun, arkasındaki motivasyonun veya yaklaşımın nedir?

A.E.: Koşu ve yüzme benim için sadece kondisyon değil; bedenimi dengelemek, zihnimi temizlemek ve performansımı sürdürülebilir kılmak için bir araç. Dansın dışında farklı hareket biçimleriyle çalışmak hem sakatlık riskimi azaltıyor hem de bedenime yeni kapasite alanları açıyor.

L.İ.: Topluluktaki solist dansçı ve eğitmen rolüne gelecek olursak, kariyerini yüksek performans sporlarıyla birlikte sürdürdüğünde sakatlık, dayanıklılık ve zihinsel odağını nasıl yönetiyorsun?

A.E.: Solist dansçı ve eğitmen olarak, bedenimi dinlemeyi ve yük yönetimini çok ciddiye alıyorum. Çapraz antrenman, düzenli dinlenme ve mental odak çalışmalarıyla denge kuruyorum. Sakatlık riskini minimize etmek için bilinçli çalışıyorum; zihinsel olarak da her zaman merkezde kalmaya ve performansımı sürdürülebilir kılmaya odaklanıyorum.


Ekim Deniz Akarslan

L.İ.: Deniz, klasik bale eğitiminle başlayan ve “Balet Deniz” kimliğiyle tanınan bir yolculuğun var. Bale çoğu zaman estetik bir disiplin olarak görülürken, senin yaşamında bu disiplinin meydanlarda emek mücadelesiyle kesiştiğini görüyoruz. Bu dönüşüm senin için nasıl başladı ve zaman içinde nasıl şekillendi?

Ekim Deniz Akarslan: Aslında ailemin uzun yıllardır politik mücadele içerisinde olması bunun başat sebeplerinden biri denilebilir. Oradan etkilendiğim, oradan öğrendiğim aşikâr.

Bu dönüşümün benim için başlaması da aslında ailemle küçüklüğümden beri 1 Mayıs’lara gitmekle başladı diyebilirim. Bu mücadelenin bir parçası olarak devam etmemin kendisi, bence dönüşümümü yaratan ve etkileyen unsurlardan biri. İçinde bulunduğumuz toplumsal yaşama hangi pencereden bakmaya çalıştığımız, doğrudan hareket edişimizi dahi etkiliyor. Tabii ki sanat anlayışımızı da… Spesifik olarak bu dönüşüme dair bir imge söylemem gerekirse de, 2019 yılında Paris Operası’nın bale sanatçılarının Garnier Opera binası önünde başlattıkları grevin fotoğrafı diyebilirim.

L.İ.: Bu mücadeleyi Sanat Fabrika gibi kolektif üretimi ve erişilebilirliği önceleyen sanat oluşumlarının içinde sürdürüyorsun. Bu kolektif, kültür ve sanat alanında nasıl değişimler hedefliyor?

E.D.A.: Aslında bu sorunun kendisi, ilk soruyla da bir yanıyla göbekten bağlı. Türkiye’de sanatçıların üretim alanında, sahnede yaşadığı sorunlar, emekçilerin yaşadığı sorunlardan azade değil. Sanat Fabrika aslında tam olarak böyle bir ihtiyaçtan doğdu. Bertolt Brecht’in “Anladık iyisin, ama neye yarıyor iyiliğin?” dizeleri, konservatuvar mezunu birkaç genç arkadaş olarak bizi harekete geçirdi. Dünyanın daha iyi bir yer olması mücadelesinde biz sanatımızla ne gibi katkılar sağlayabiliriz, aynı zamanda daha bağımsız, özgür ve herkesin bir parçası olabileceği bir sanat mümkün mü diye sorarak ilerlemenin kendisi; bu soruların cevaplarını sürekli aramak dahi bence değişimin ve hedeflediğimiz şeyin kendisi.

L.İ.: Tüm bunlarla beraber, Mercan Selçuk Dans Topluluğu’nda eğitmen olarak çalışıyor ve solist dansçı olarak düzenli sahne alıyorsun. Topluluğun kariyerindeki yeri nedir ve seni gelecekte nasıl bir yolculuk bekliyor?

E.D.A.: Mercan Selçuk Dans Topluluğu benim için sadece sahneye çıktığım bir yer değil, aynı zamanda kendimi hem sanatçı hem de eğitmen olarak geliştirdiğim çok değerli bir alan. Eğitmenlik yapmak bana aslında bildiklerimi unutturup, dansçılardan yeni şeyler öğrenmemin de önünü açan ve bunun sahne üstündeki tekniğime bile yansıdığını hissettiğim bir alan; ki gelişim dediğimiz şey biraz da böyle bir şey. Bu noktada aslında daha fazla dansçıyla bir araya gelip öğrenirken öğretmek ve bunun sonucunda ortaya çıkan işleri daha fazla alanda, daha fazla seyirciyle buluşturmak da geleceğime dair dileklerim arasında.


Yunus Emre Ersoy

L.İ.: Emre, sen çok katmanlı bir üretim pratiği içindesin; freelance işler, modellik, eğitmenlik ve solist dansçılığı bir arada yürütüyorsun. Dağınık gibi görünen ama birbirini besleyen bu akış içinde dengeyi nasıl kuruyorsun? Multidisipliner çalışma temponu nasıl tanımlarsın?

Yunus Emre Ersoy: Dışarıdan dağınık gibi görünse de, aslında hepsi birbirini besleyen bir akışın parçaları. Bu çok katmanlı yapı, beni tek bir alana sıkışmaktan çıkarıp diğerlerinde daha özgür ve kaygısız olmamı sağlıyor. Dans, hayatımın merkezinde; en yoğun, en talepkâr tarafı da o. Sahnedeki ritim, koreografi ve o anın mutlak hâkimiyeti, arkasında ciddi bir hazırlık disiplini barındırıyor. Belki de tam bu yüzden dans bana diğer tüm alanlarda hızlı adapte olabilme refleksi kazandırıyor. Modellik ise bu disiplinin daha yumuşak tarafı gibi; yaratıcılığımı, artistliğimi ve sahnedeki sert kontrolün yanında gelen rahatlığımı besliyor.

L.İ.: Ziya Kocatürk tasarımları için yaptığın modellik kamera pratiğini, Mercan Selçuk Dans Topluluğu’ndaki sahne deneyimin ise canlı performansını besliyor. Bedenini farklı okunma biçimlerine dönüştürüp sunuyorsun. Sahnedeki hareketle kameradaki duruş arasında senin için ne tür farklar ve ortaklıklar var?

Y.E.E.: Kamera karşısında olmakla seyirci karşısında olmak aslında düşündüğümüz kadar uzak değil; ikisi de görünürlükle ve o anın içinde var olabilmekle ilgili. Başta benzer kaygılar yaratabiliyor ama zamanla bu kaygı yerini daha tanıdık bir duyguya bırakıyor.

Sadece tek bir alanda var olan bir sanatçı için diğerine geçiş zorlayıcı olabilir. Ama ben her iki alanı da deneyimlediğim için artık ikisi de benim konfor alanım. Duyguları değişse de özünde ikisi de bir “görülme” hâli. Kamera bazen binlerce kişiye açılan bir göz, seyirci ise çoğalan bir bakış gibi. Aralarındaki en net fark ise zamanla ilgili: Sahne geri alınamaz; o an olur ve biter. Bu yüzden kontrol ve hâkimiyet çok daha keskindir. Kamera önünde ise kontrol daha çok sende, akış daha esnek ve tekrar ihtimali her zaman var.

L.İ.: Son olarak, Mercan Selçuk Dans Topluluğu bünyesinde sahnelediğiniz “Babamın Şarkıları” eserinde, kendinle özdeşleştirdiğin ya da seni temsil ettiğini düşündüğün bir hareket var mı?

Y.E.E.: “Ferah Fezah” dansındaki modern sema dönüşü… Orada bedenimle kurduğum bağ benim için çok kişisel bir yere denk düşüyor. O hareketin içinde hem kontrol hem teslimiyet var ve bu ikili hâl, beni en çok temsil eden şeylerden biri.


L.İ.: Son olarak, Dünya Dans Günü’ne özel sorumu hepinize yöneltiyorum: Dansın sizin hikâyenizdeki yerini anlatacak olsanız, bu hikâyeyi en iyi tanımlayan cümle ne olurdu?

Aycan Ersal: "Dans ruhun ve vücudun gizli dilidir" -Martha Graham

Ekim Deniz Akarslan:  “Dans et dans et, yoksa yok olup gideceğiz.” -Pina Bausch

Yunus Emre Ersoy: Başka boyuta her şeyden uzak her şeye yakın olmak benim için dans.



Diğer Yazıları

En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin