728x90.jpg

Sanat Tarihinin Fırtınalı Aşkları: John Lennon ve Yoko Ono | Yazan Yasemen Çavuşoğlu

Tek ihtiyacın aşk, barış ve sevgi ise yanlış bir gezegende doğdun demektir. Umudun savaşı durdurmak ve barış dolu bir hayatta yaşamaksa Lennon’un dünyasına hoş geldin.

Kötü bir çocukluk insanın kaderini belirleyemez. Kimse hangi ailede doğacağına karar veremez. Doğruyu, yanlışı seçimlerimiz ile belirleriz fakat doğacağımız rahime kendimiz karar veremeyiz.

John Winston Ono Lennon, 9 Ekim 1940’da İngiltere’nin Liverpool kentinde dünyaya geldi. Denizci olan babası Alfred, onu küçük yaşta terk etti. 20 yıl boyunca babasını sadece iki kez gören Lennon’un annesi Julia ise daha pusetteyken onu yanlız bırakıp gitti. Ağlayan bebeğin feryadına, teyzesi (Mary“Mimi”Smith) ve eniştesi yetişti. Ona kol kanat gerdi, yetiştirdi.

Lennon, sahibinin geri dönmesini bekleyen bir evcil hayvan gibi kapıda annesinin yolunu gözlüyordu ama çalınacak kapı bir türlü açılmıyordu. Yalnızlıkla o yaşlarda terbiye olan John, annesini ancak lise çağında tanıdı. Eğlenceli ve bir o kadar umursamaz olan Julia, oğlu ile güzel vakit geçirmeye başladı. Julia gitar çalıyor, John ise onu hayranlıkla izliyordu. Onu “Rock N Roll” müziği ile tanıştırdı ve bu sevda da böyle başladı. Teyzesi Mimi bu yakınlığa karşı çıkıyor, John’un tekrar bir hayal kırıklığına uğramasından endişe ediyordu. Julian vaktiyle bir seçim yaptı, John ise bunun bedelini ağır ödedi.

“Sen benim düşümsün, bunu sakın unutma. Seni bırakıp gitmedim. Hastaydım, ne yaptığımı kendimde bilmiyordum ama artık buradayım.”

Kimseye bağlı kalamayan, kendine bile sözü geçemeyen bir annenin sözleri. Baba Alfred, deniz filosunda askerdi. Uzak denizlerden dönüşünde, Julian kendine başka bir aşık bulmuş, Alfred ile ilişkiyi bitirmişti. 

Geri dönen baba, ailesini tekrar bir araya getirmek istedi. Fakat anne, kararını çoktan vermişti. Beş yaşında hiçbir yere ait olamayan John, teyzesi Mimi ile hayat yolculuğuna böyle başladı.

Okul derslerinde çok başarısız olan John’un sanatsal özellikleri bu dönemden itibaren başladı. Ruhuna işleyen müzik aklından çıkmıyordu. Tek istediği müziğin yolundan gitmekti. Teyzesi Mimi, John’un müzikle ilgilenmesini pek istemiyordu. Çünkü ona göre bu işten hiçbir zaman hayatını geçindirecek parayı kazanamayacak olmasıydı. Lennon’un o yaşlarda beliren özelliği, ne istediğini bilmesi ve bunu özgürce yaşayabilmesi oldu. Kendine bir müzik grubu kurmaya karar veren John’un teyzesi, artık karşısında değil yanındaydı. Ona ilk gitarını Mimi aldı.

John Lennon, ismini lisesinden alan “Quarrymen” adlı bir müzik grubu kurdu. Bu müzik grubu yarı Rock’n Roll, yarı popüler müzik yapıyordu.

Grubun St.Peter’s Kilisesi’nin bahçesinde gerçekleştirdiği performansında John Lennon, McCartney ile tanıştı. Grubun gitaristi olmasını teklif etti ve bu şekilde McCartney gruba katıldı.

Paul McCartney gitarist olarak arkadaşı George Harrison’i önermiş, Harrison da gruba dahil olmuştu. Daha sonraları John’un sanat üniversitesinden arkadaşı Stuart Sutcliffe gruba bas gitarist olarak katıldı.

Lennon, McCartney, Harrison, Sutcliffe dörtlüsü 1960’da oluşmaya başladı.

Grubun artık bir de davulcuya ihtiyacı vardı. Pete Best ekibe bu şekilde dahil oldu.

The Sickless adıyla çalmak isteyen grup, Paul McCartney’nin önerisiyle ritim anlamına gelen “beat” sözcüğüne gönderme olsun diye The Beatles adını aldı.

1962’ye geldiğimizde Beatles efsanesinin başladığı şehir Hamburg kentinde ilk konserini verdi. The Beatles, Stuart’ın bir hastalık sonucu ölmesi ve Pete Best’in yerine de Ringo Starr’ın gelmesiyle, bugün tanıdığımız, klasik dörtlüsüne kavuşmuş oldu.

23 Ağustos 1962’de henüz 21 yaşındayken lise yıllarından beri tanıdığı, Cynthia Powell ile evlendi. 1963 yılına geldiğimizde oğulları, Julian dünyaya geldi. Görünürde mutlu bir aile pozu veren Lennonlar gerçekte kağıt üzerinde evli bir çiftten ibaretti. John, Cynthia ile bambaşka bir adamdı. Karısını umursamıyor, onu herkesin içinde hırpalıyordu. Oğlu Julian’a babalık yapmaktan çok dünyanın en büyük rock yıldızı olmanın rüzgarıyla şöhretin basamaklarında hızla yükseliyordu. Beatles, hayranlarının çığlıklarıyla yankılanıyordu. Artık onlar insanların “Beatlemania” çılgınlığıydı.

Turneler, konserler, hızlı ve dejenere bir hayatın içinde John Lennon, damarına saplanan bir şırınganın aşkıyla uyuşturucu da mutluluğu arıyordu. Etrafı insanlarla dolup taşan Lennon’un ruhu yapayalnızdı.

Aradığı şey huzurdu. Huzuru ise çocukluğuyla beraber maziye gömülmüştü. Büyüyemeyen bir çocuktu Lennon. Bu vurdumduymaz, aykırı tavırları çoğu zaman başına büyük belalar açtı.

“Beatles şu anda İsa’dan daha popüler” sözü tartışma yarattı.

Her ne kadar espri olsun diye söylemişse de, toplumun büyük bir kesiminin tepkisiyle karşılaştı.

1966 yılında kader Lennon için beklemediği bir plan hazırlıyordu. Onu bulduğunda, anında anlayacağı ve dünyasının değişeceği aşkı, katıldığı bir resim sergisinde karşısına çıkardı.

Dünyanın iki farklı ucuna ait olan iki yürek. Birbirlerini gördükleri anda bir bütün oldular. Tek kelimeyle birbirlerini tamamladılar.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesiyle New York’a gelmiş, Japon müzisyen ve sanatçı; Yoko Ono. Mutsuz, yaralı bir ressam. 23 yaşında bir evlilik yapmış fakat hayatında yolunda gitmeyen birçok etken bir araya gelince intihara kalkışan Ono’yu eşi son anda kurtarmış. Soğuk bakışları ile ruhunuzu teslim alan, gülmek yerine hafif bir tebessümle dünyayı selamlayan kadın. Tek mutlu olduğu yerde, sanatın içinde gerçek aşkını buldu. İlk gördüklerinde birbirleri için atan yürekleri, sergi boyunca Ono’nun resimlerindeki, renklerin ahengi gibi birbirlerine kayıyordu. İkisi de evli, ikisi de birbirine yasaklıydı.

Başta sadece arkadaş olarak bir eseri üzerine konuşan ikili bunun uzun sürmeyeceğinin farkındaydı.

John Lennon daha sonraları Yoko Ono ile tanışma anını; “Onunla tanıştığımda her şeyi bırakmam gerektiğini biliyordum” sözleriyle anlatmıştı.

O dönem eşinden boşanan şahsına münhasır Yoko Ono’ya deliler gibi hayran olan Lennon, Ono’yu hayatının merkezine koymak istiyordu.

John, Cynthia’dan boşandı. Artık özgür bir adamdı ve Onosuna kavuşmak için önünde hiçbir engel yoktu. Lakin Yoko cephesinde durum biraz farklıydı. Rasyonel bir kadın olan Yoko Ono henüz yeni bir ilişkiye hazır olmadığı gerekçesiyle Lennon ile bilinçli olarak tam 18 ay görüşmemeyi tercih etti. Belki ayrılık acısı, belki de Yoko’nun kararlı tavrı John Lennon'un kalbindeki aşkı daha çok alevlendirdi. Lennon, Ono’nun yokluğunda her gün daha fazla aşık oluyordu. Ve nihayetinde ayrılık son buldu, iki sevgili bir araya geldi.

Yoko’ya aşkı; hit şarkılardan, paradan, şöhret ve ünden her şeyden fazlaydı. Bu düşkünlük Beatles ile arasına girmişti. Her yerde beraber olan çift, stüdyoda bile birbirlerinden ayrılmıyordu. John’un tüm hayatına ortak olan Yoko artık Beatles için bir tehlikeydi.

Lennon’a göre bundan daha doğal bir şey olamazdı. İnsan birini sevdiğinde hep yanında olmak isterdi. Ne iş, ne arkadaş, ne de grubu buna engel olamazdı.

Dünyanın en ünlü dört adamının arasına, Yoko Ono girmişti.

Yoko, arkadaşların kolay sevebileceği bir sevgili değildi. Dostlukları çatırdamaya başlamış, 1970’de efsane grup dağılmıştı.

Tüm dünya günah keçisini belirlemişti. Yoko Ono, Beatles hayranları için “Şeytan Kadın’’dı.

1969’da hayatının aşkıyla, İspanya’nın güneyindeki Cebelitarık’ta evlendi. Her şey bir rüya gibiydi. Düğün törenlerinde, ilk danslarını Beatles’ın en özel şarkılarından “The Ballad of John and Yoko” eşliğinde birbirlerinin kollarında, aşkın en saf halinde, yeni bir hayata ‘Merhaba’ derken ettiler. Küçükken hiç bir yere ait olamayan John, Yoko’nun kalbinde ait olduğu evi bulmuştu.

Efsane çift mutluydu, dünya ise karışık. Vietnam Savaşı’nın çığlıkları, onları balayında yakaladı. Barış için ses getirecek bir eylem yapmaya karar veren çift kaldıkları otelde, resmen gazetecileri yataklarına davet ettiler. “Barış İçin Yatakta” serisi böyle başladı.

John Lennon; “Yatak Röportajı” serisi için bir söyleminde “Bunu dünyaya bir mesaj göndermek için yapıyoruz. Ne yaparsanız yapın ama bunu barış için yapın. Şiddeti, savaşı protesto edin. Barış yalnızca barışçıl mücadeleyle elde edilir. Kurulu düzene onların silahlarıyla savaş açamazsınız. Çünkü hep kazanırlar, kazandılar.”

 “İnsanlar sadece birbirimizi sevdiğimize neden inanmıyorlar?” diyen John Lennon ve Yoko Ono cephesinde ise hayat devam ediyordu. İkili birlikte bir çok projeye imza atıyordu. Yeni bir sayfa için New York’a taşınan çiftin, 1975’de Sean adında bir oğlu oldu.

“O gerçek bir aşk çocuğuydu.“

John ilk babalık tecrübesinde ruhen hazır değildi. Yoko ile ayağa kalktı, yeni bir adam oldu. Bir kadın için kariyerini sineye çekmedi, o kadınla var oldu. Yoko, güçlü ve onurlu bir kadındı. Hamileliği süresince, John ile bir anlaşma yaptı. “Dokuz ay ben karnımda taşıdım, sonrasında bebeğe sen bakacaksın. Kadınların bebeklerin bakımını üstlenmek zorunda olmalarını reddediyorum” dedi.

Lennon için bu hiç problem değildi. Seve seve beş yıl boyunca oğlunun bakımını üstlendi. Evin erkeği John olmuştu. Yoko ise ailenin yatırımlarını kontrol ediyor, yapılacak işlere karar veriyordu.

1980 yılı her şeyi değiştirecekti. Beş yıl aradan sonra müziğe geri dönüşlerini simgeleyecek olan “Double Fantasy” adlı albümü için stüdyoya giren Lennon, “Bu albümü benimle birlikte büyüyen insanlara adıyorum“ dedi.

Double Fantasy“ tamamlanmıştı.

Lennon, 8 Aralık 1980 günü kayıt stüdyosuna gitmek için evinden çıktı. Mark David Chapman ile akşamüzeri karşılaştı. Chapman, sanatçının yolunu kesip kendisinin hayranı olduğunu ve elindeki albümü imzalamasını istedi.

“Azrail ile göz göze gelmişti.”

Akşamın ilerleyen saatlerinde Lennon çifti evlerine döndüler. Arabadan Yoko Ono çıktı ve apartmana girdi. Chapman ise bir köşe de bekliyordu. John Lennon, binanın kapısını açmak için yeltenmişti ki Chapman ardından seslendi: “MR.LENNON!”

“Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok. Hayal et bütün insanların, hayatı barış içinde yaşadığını…” diyen sanatçı kurşunların hedefi oldu.

Yerde kanlar içinde yatan Lennon’un başında duran polis memuru bilincini kontrol etmek için adını sorduğunda, “Ben John Lennon, Beatles’ın John Lennon’u” yanıtını verdi.

Hayatının en büyük acılarından birini yaşayan Yoko Ono, eşi Lennon’un anısını yaşatmak istiyordu. New York, Central Park’da “Strawberry Fields Anıtı”, Japonya’da “John Lennon Müzesi” ve İzlanda’da “Imagine Peace Kulesi” ni yaptırarak eşine olan aşkını tüm dünyaya gösterdi ve ölümsüz kıldı.

Zamansız gidişiyle müziği eksik, aşkı yarım kalan efsane John Lennon.

“Tek ihtiyacın aşk”(All you need is love) diyordu. Tek ihtiyacımız olan aşk olabilir mi?


Yazı: Yasemen Çavuşoğlu

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız