Bir sanat fuarında bazı eserler ilk karşılaşmada bakışı yakalarken, bazıları kalabalığın içinden daha sessiz ama ısrarlı biçimde ayrışıyor. Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda da ölçeğin yarattığı fiziksel etkiden malzemenin beklenmedik kullanımına, güçlü bir imgeden kavramsal katmanlara uzanan farklı nedenlerle öne çıkan yapıtlar var.
Kimi tanıdık bir sanatçının pratiğinde yeni bir yönü işaret ediyor, kimi ilk kez karşılaşılan bir ismi not etmeye neden oluyor; kimi ise yerleştirildiği alanla kurduğu ilişki sayesinde fuar bağlamının dışına taşan bir karşılaşma yaratıyor. ARTtv, 21. Contemporary Istanbul’da dikkat çeken eserlerden bir seçki hazırladı.
Chisato Matsumoto, Sail of Light, 2026, elle bağlanmış shibori kumaş, halat, makara ve ışık, yaklaşık 1000 × 1500 × 1000 cm.
Contemporary Istanbul’un özel projeleri arasında yer alan Japon sanatçı Chisato Matsumoto’nun “Sail of Light” adlı mekâna özgü yerleştirmesi, Tersane İstanbul’un denizcilik geçmişiyle doğrudan ilişki kuruyor. Geleneksel Japon shibori tekniğini kendi pratiği içinde yeniden ele alan Matsumoto, kumaşı tek tek elle bağlayarak oluşturduğu küçük birimleri büyük ölçekli, üç boyutlu bir yapıya dönüştürüyor. Halatlar ve makaralar aracılığıyla mekâna yayılan beyaz tekstil formları yelken ve kanatları çağrıştırırken, merkezdeki ışıklı form limanlara yaklaşan gemilere yön gösteren işaretlere gönderme yapıyor. Hiroshima’dan İstanbul’a getirilen ve özellikle Tersane İstanbul için tasarlanan çalışma, geçmişte gemilerin inşa edildiği ve yelkenlerin açıldığı bu alanda Japon zanaat geleneği ile İstanbul’un yüzyıllardır süregelen liman ve karşılaşma kültürü arasında görsel bir bağ kuruyor.
Azade Köker, Hayali Özdeşleşmeler, 2026, Tuval üzeri karışık teknik, 170 x 130 cm. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Azade Köker’in üretimi, kadın cinsiyeti, kimliği ve bedeni üzerine yönelttiği sorgulamaları derinleştirirken, sanatçının kendi ifadesiyle merkezine aldığı mesele şu temel çelişki etrafında şekillenir: “Dünya ve yaşamın doğuşuna kaynaklık eden güçte bir dişil enerji nasıl oluyor da toplumsal düzende kayboluyor? Onu susturan, sınırlandıran ve edilgen kılan mekanizmalar nelerdir?"
Köker, üretimlerinde domestikleştirilmiş kadını kendi habitatı içinde ele alır. Sanatçının pratiğinde doğa ve onun unsurlarından kadın figürüne doğru belirgin bir geçiş gözlemlenir; bu bağlamda kadın, yalnızca doğanın bir parçası olarak değil, aynı zamanda onun kurucu ve yaratıcı gücü olarak konumlandırılır.
Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin, Someone Is Watching, 2026, Seramik karolar üzerine sır altı boyama, 18 ayar altın detaylar, ahşap, akrilik, 100,8 × 140,8 × 60,6 cm
Ertuğrul Güngör ve Faruk Ertekin, Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda çini pratiğini ilk kez masa formuna taşıyarak üretimlerinde yeni bir biçimsel alan açıyor. Kütahya’nın çini geleneğinden beslenen ve tarihsel motifleri güncel imgelerle yan yana getiren ikili, bu kez alışıldık renk repertuvarından da belirgin biçimde uzaklaşıyor. Siyah ve beyazın hâkim olduğu kompozisyon, masanın yüzeyleri boyunca genişlerken çiniyi yalnızca bezemeye dayalı yüzeyler olmaktan çıkarıp nesnenin bütünüyle ilişki kuran resimsel bir düzleme dönüştürüyor. İkilinin ilk masa çalışması olan eser, Güngör ve Ertekin’in yerleşik malzeme ve tekniklerini korurken, pratiğin ölçeğini ve form repertuvarını genişleten dikkat çekici bir eşik oluşturuyor.
Jaume Plensa, Juana, 2025, Dökme demir, 700 × 304 × 94 cm
Contemporary Istanbul kapsamında Tersane İstanbul’un Haliç kıyısında sergilenen Jaume Plensa’nın “Juana” (2025) adlı anıtsal heykeli, insan yüzünü yedi metreye ulaşan bir ölçekte ele alıyor. Dökme demirden üretilen eser, kapalı gözleri ve uzatılmış yüz formuyla Plensa’nın insan figürü etrafında geliştirdiği heykel dilinin karakteristik örneklerinden biri. Figürün fiziksel ölçüsünü büyütürken ifadesini neredeyse bütünüyle içe kapatan Plensa, Juana’da anıtsallığı bir güç gösterisine değil; sessizlik, durgunluk ve içe yönelen bir varoluş hâline dönüştürüyor.
Eyüp Ataş, Uzanan Figür (Francis Bacon’a saygıyla), 2026, Tuval üzerine yağlı boya, 170 x 200 cm
Eyüp Ataş’ın “Uzanan Figür” adlı yapıtı, sanatçının bedeni tamamlanmış ve sabit bir bütün olarak değil; parçalanan, dönüşen ve yeniden kurulan bir yapı olarak ele aldığı resim pratiğinin güçlü örneklerinden biri. Ataş’ın resminde figür, belirli bir kimliğin taşıyıcısı olmaktan uzaklaşırken farklı organik parçalar, nesneler ve yüzey katmanlarıyla iç içe geçerek hibrit bir varlığa dönüşüyor. “Uzanan Figür”de de bedenin sınırları ile onu çevreleyen alan arasındaki ayrım giderek belirsizleşiyor; üst üste binen ve birbirine eklemlenen formlar, tanıdık bir beden imgesini tekinsiz ve kırılgan yeni bir organizmaya doğru taşıyor. Boyanın katmanları, izleri ve yüzeyde yarattığı gerilim ise figürü yalnızca betimlemek yerine onun oluşumuna doğrudan katılarak beden ile resmin maddeselliği arasında sürekli değişen bir ilişki kuruyor.
Oğulcan Kuş, Obelisk, 2026, Karışık teknik hoparlör, 275 x 54 x 54 cm
Oğulcan Kuş, Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda antik bir dikilitaşı çağrıştıran formu kendi pratiğinin belirgin pop estetiğiyle buluşturuyor. Tarihsel olarak anma, iktidar ve kalıcılık fikriyle ilişkilendirilen anıtsal form, Kuş’un canlı renkler ve popüler görsel kültürden beslenen imgeleriyle kaplanarak bambaşka bir zamana taşınıyor. Ancak yapıtı yalnızca yüzeyindeki bu karşılaşma belirlemiyor: Formun içine yerleştirilen ve aktif olarak çalışan hoparlör, heykeli durağan bir nesne olmaktan çıkararak ses üreten bir yapıya dönüştürüyor. Böylece geçmişten bugüne uzanan anıt fikri, çağdaş görsel kültürün dili ve sesin fiziksel varlığıyla yeniden kurulurken Kuş, kendi resimsel repertuvarını da yüzeyden mekâna doğru genişletiyor.
A.A.Murakami, SYMBIOSIS, 2026, Multimedya enstalasyon. BMW iş birliğiyle.
A.A.Murakami’nin “SYMBIOSIS” adlı enstalasyonu, Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda teknoloji ile doğal süreçleri aynı yapının parçaları hâline getiriyor. Azusa Murakami ve Alexander Groves’un “Ephemeral Tech” yaklaşımından hareket eden eser, heykelsi formları ışık, sis ve baloncuklarla buluşturuyor; hava akımı, sıcaklık, yerçekimi ve rastlantı ise bu unsurların hareketini sürekli yeniden biçimlendiriyor. Merkezinde Yeni BMW 7 Serisi’nin yer aldığı enstalasyon, adını aldığı “simbiyoz” kavramını insan, makine ve doğal süreçlerin birbirini etkilediği değişken bir sistem üzerinden ele alıyor. Böylece teknoloji, doğadan ayrışan ve onu denetleyen bir unsur olarak değil, onun koşullarıyla birlikte hareket eden bir yapı olarak beliriyor.
Ayşegül Dinçkök, Black & White serisi, 2026, Fine art print, her biri 20 x 30 cm
Ayşegül Dinçkök, Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda sualtı fotoğrafçılığı etrafında şekillenen pratiğini yeni bir görsel dile taşıyan çalışmalarıyla yer alıyor. Uzun yıllardır sualtının renk, ışık ve organik formlarından beslenen Dinçkök, fuardaki yeni işlerinde ilk kez siyah-beyaz kompozisyonlara yönelerek rengin belirleyici rolünü dönüştürüyor. Görüntünün yüzeyde bıraktığı izi öne çıkaran özel baskı tekniği ise fotoğraflara yer yer grafik ve resimsel bir karakter kazandırıyor; sualtındaki biçimler, doğrudan bir görüntünün ötesine geçerek siyah ile beyaz arasındaki yoğun karşıtlık içinde yeniden beliriyor. Bu yeni seri, Dinçkök’ün uzun soluklu sualtı pratiğinde hem renk hem de baskı tekniği bakımından dikkat çekici bir yön değişimine işaret ediyor.
Gurgen Babayan, Portre, 2024-2025, MDF üzerine tempera, 21 x 18 cm
Gurgen Babayan’ın 2024–2025 tarihli “Portre”si, Kuzey Rönesansı resim geleneğinden beslenen figür anlayışını sanatçının kendine özgü, tekinsiz atmosferiyle bir araya getiriyor. MDF üzerine temperayla çalışan Babayan, titizlikle işlediği yüzeyde figürü yalnızca fiziksel özellikleri üzerinden tanımlamak yerine, bakış ve ifade aracılığıyla psikolojik bir gerilim kuruyor. Sanatçının gündelik yaşamın temel dürtü ve duygularından hareketle insanın iç dünyasına yönelen yaklaşımı, bu kez tek bir yüz üzerinde yoğunlaşıyor. Durağan kompozisyon ile figürün taşıdığı belirsizlik arasındaki karşıtlık, portreye Babayan’ın resimlerinde sıklıkla karşılaşılan düşsel ve zamansız karakteri kazandırıyor.
Leyla Emadi, SarmaşDolaş, 2014, 100 × 100 cm
Leyla Emadi’nin 2014 tarihli “SarmaşDolaş” adlı eseri, insanın silahla kurduğu çelişkili ilişkiyi arzu, şiddet ve kendini yok etme döngüsü üzerinden ele alıyor. Emadi, toplumların bir yandan korunma gerekçesiyle silaha bağlanırken diğer yandan silahsızlanma ve barış idealini sürdürmesindeki ikiliği, devenin harese dikenine duyduğu karşı konulmaz tutkuyla ilişkilendiriyor. Ağzını yaralamasına rağmen kendi kanının tadıyla dikeni çiğnemeyi sürdüren devenin hikâyesi, eserde insanın zarar gördükçe vazgeçmek yerine daha da bağlandığı yıkıcı ihtirasların metaforuna dönüşüyor. “SarmaşDolaş”, silah ile insan arasındaki bağı yalnızca savaş ve savunma ekseninde değil, şiddetin kendi devamlılığını üreten paradoksal bir bağımlılık üzerinden sorguluyor.
Günnur Özsoy, Dengenin Hafızası Serisinden Rüzgârı Beklerken, 2026, Mermer, Değişken ölçüler
Günnur Özsoy’un “Dengenin Hafızası” serisinden 2026 tarihli “Rüzgârı Beklerken” adlı mermer heykeli, sanatçının dengeyi sabit bir durumdan çok, değişen koşullar karşısında sürekli yeniden kurulan bir ilişki olarak ele aldığı son dönem üretiminin izlerini taşıyor. Serinin çıkış noktasını Özsoy’un wake foil sırasında su, rüzgâr, beden ve yerçekimi arasında deneyimlediği geçici denge oluştururken, bu ilişki heykellerde ağırlık, temas ve düşme ihtimali üzerinden biçim kazanıyor.
Mahmut Aydın, Öteki Sahne, 2026, Kompozit çerçeve, cam, polyester figürler, 110 × 135 × 30 cm, 7 edisyon + 1 sanatçı kopyası (AP).
Mahmut Aydın’ın “Ansız Anı” adlı eseri, bilinçaltının zamansız ve mekânsız katmanlarında beliren imgelerden hareket ediyor. Gündelik nesneleri alışıldık bağlamlarından kopararak yan yana getiren Aydın, bu nesneler arasındaki görünürdeki ilişkisizliği çağrışımlara açık bir yüzeye dönüştürüyor. Yumuşak, dışa dönük formlar ile sert ve kararlı yüzeyler arasındaki geçişler, bilinçdışının gerilimli doğasını yansıtırken bastırılmış arzular ile bunların yüzeydeki temsil biçimleri arasındaki kırılgan sınırları görünür kılıyor. Nedensiz görünen zihinsel dizilimler ve absürt karşılaşmalarla sürreal bir dünyanın kapısını aralayan eser, kişisel deneyimler ile belleğin parçalı yapısından doğan imgeleri bireysel olanın ötesinde kolektif bir çağrışım alanına taşıyor.
Sefa Çakır, Kavanoz Dipli Dünya, 2026, Kâğıt üzerine marker kalem, 150 × 150 cm.
Sefa Çakır’ın 2026 tarihli “Kavanoz Dipli Dünya” adlı eseri, çocukların oyuncaktan da olsa savaş kurgusunun içinde bulunduğu bir sahne üzerinden şekilleniyor. Çakır, kompozisyonda cam kapağı olmayan bir kavanozu ve onun önünde yer alan çocuk figürünü boş bir mekân içerisinde bir araya getirirken, sahnenin bir tarafını karanlıkta bırakıyor. Sanatçının portre ve figüratif kurgularında zamanla yaşadığı duyguların ve yaşanan dünyanın bir yansıması olarak ortaya çıkan eserde, başını kaldırıp bakabilen çocuk ve karşısında beliren kavanozun içten görünümü kompozisyonun odağını oluşturuyor.
Melis Buyruk, Studies for an Imaged Herbarium, 2026, Porselen, Değişken ölçüler
Melis Buyruk, porseleni bitkisel formların iç içe geçtiği yoğun ve ayrıntılı kompozisyonlara dönüştürerek doğaya ait unsurları kendi görsel dili içinde yeniden kurguluyor. Tek tek elle şekillendirdiği çiçekler, yapraklar, dallar ve organik dokular, doğrudan bir doğa betimlemesinden uzaklaşarak birbirine eklemlenen yeni bir bütün oluşturuyor. Çoğunlukla monokrom bıraktığı porselen yüzeylerde rengin geri çekilmesi, biçim ve dokunun belirleyiciliğini artırırken; malzemenin kırılganlığı ile titiz işçiliğin birlikteliği, bitkisel formların katmanlı yapısını öne çıkarıyor.
Zhu Jinshi, Akdeniz, 2017, Tuval üzerine yağlıboya 180 x 160 cm
Zhu Jinshi’nin Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda sergilenen triptiği, sanatçının kırk yılı aşkın süredir geliştirdiği yoğun malzeme kullanımına dayalı soyut resim pratiğini yansıtıyor. Zhu, spatulayla üst üste uyguladığı kalın yağlıboya katmanlarıyla rengi yalnızca görsel değil, üç boyutlu ve fiziksel bir unsura dönüştürerek resim yüzeyini heykele yaklaştırıyor. Mavi ve yeşilin katmanlar hâlinde birbirine karıştığı eser, suyun üzerinde değişen ışığı çağrıştırırken, boyanın yoğun dokusu ve hacmi kompozisyonun belirleyici unsuruna dönüşüyor. Eser, Zhu’nun rengi maddeselliği üzerinden ele alan ve resmin yüzey sınırlarını zorlayan yaklaşımının CI21’deki dikkat çekici örneklerinden biri.
Bettina Pousttchi, Dikey Otoyollar A44, 2025, Çelik otoyol bariyerleri, 253 × 71 × 86 cm
Bettina Pousttchi’nin 2025 tarihli “Dikey Otoyollar A44” adlı eseri, kentte araçların hareketini düzenlemek ve sınırlandırmak için kullanılan çelik otoyol bariyerlerini özgün işlevlerinden kopararak heykelsi bir forma dönüştürüyor. Pousttchi, presleyip büktüğü bariyerleri alışıldık yatay konumlarından çıkararak dikey eksende yeniden kurgularken, hareketi kontrol etmek üzere tasarlanmış endüstriyel bir nesneyi bu kez kendi içinde hareket duygusu taşıyan bir yapıya çeviriyor. Sanatçının uzun süredir kent mekânını düzenleyen bariyer, duba ve benzeri unsurlar üzerinden geliştirdiği yaklaşımın bir parçası olan eser, gündelik kent nesnesinin işlevi ile biçimi arasındaki ilişkiyi yeniden kuruyor.
Yazı ve Fotoğraflar: ArtNews
Balkan Karışman’ın Dijital Enstalasyonu “Seyir” Trendyol Sanat’la Haliç Manzarasını Dönüştürüyor
Bir Şehrin Katmanları Bir Sanatçının Atlası: Alex Červený’nin Türkiye’deki İlk Kişisel Sergisi Zeyrek Çinili Hamam’da
DG Art Gallery & Project, CI21’de Farklı Kuşakları ve Coğrafyaları Buluşturuyor
Vision Art Platform Çok Sesli Bir Seçkiyle CI21'de
Contemporary Istanbul 21. Kez Kapılarını Açtı
Yorum yapmak için tıklayın