Ecem Dilan Köse: Bir Hayalin Sahneye Dönüşmesi

Duygu Aydemir

7 saat önce

 

Ecem Dilan Köse ile ARTtv için yaptığımız söyleşide, çocukluğundaki bilim merakından dansa ve dijital sanata uzanan yolunu, üretirken kendine ayırdığı zamanı ve yapay zekayla değişen dünyada insanın yerini konuştuk.

Bir iş başvurusu sonrası dans etmenin ve Rubik Küp çözebilmenin olumlu belirleyiciler olması pek alışıldık değil; ancak Ecem Dilan Köse’nin müziğe eşlik eden sahne görselleri hazırlamaya başlamasında bu iki ayrıntının payı var. Söyleşimizde o günleri anlatırken, bugün sanatında buluşan bilim, beden ve ritim arasındaki ilişkinin ne kadar eskilere uzandığını fark ettim.

Çocukluğunda teyzesinin biyoloji kitaplarını karıştıran ve TÜBİTAK projeleriyle ilgilenen Ecem’in aklında genetik mühendisliği var. Lisede Java eğitimi almış olsa da bu bilginin ileride ne işe yarayacağını o günlerde henüz kestirebilmiş değil. Üniversite tercihlerinde son anda iç mimarlığa yönelmesi ailesini şaşırtsa da kendisi için bu karar, daha yaratıcı bulduğu bir alana açılma fırsatı. Dans, müzik ve yaratıcı yazarlık da üniversite yıllarının önemli parçaları; nitekim günde iki, kimi zaman üç dans antrenmanına gidecek kadar yoğun bir düzen içinde geçen bu dönem, görüntüyle müzik arasında sonradan kuracağı bağın bedensel hazırlığını da oluşturuyor.

Mezuniyetin ardından aydınlatma tasarımı ve sinemada sanat asistanlığı alanlarında deneyim kazanıyor; ancak yapmak istediği işi, bir konserde LED ekranlarda müzikle birlikte hareket eden küpleri izlerken fark ederek kendisi de bu tarz görseller üretmek istiyor. Bir arkadaşının aracılığıyla tanıştığı kişinin yanında işe başladığında teknik deneyimi sınırlı; buna karşılık dans geçmişi ve ritim duygusu, bu işi öğrenebileceğine dair ona güven veriyor.

Biriken Meraklar

Kendi videolarını hazırlamaya, ebru sanatını dijital ortama taşımaya ve kodla görseller üretmeye başladığı dönemde İstanbul’da yaşamayı ekonomik olarak sürdüremeyince ailesinin yanına, Ankara’ya geri dönüyor. Yaklaşık bir yılını çevrim içi kaynaklardan öğrenmeye, denemeye ve yaptığı şeyin nedenini düşünmeye ayırdığı bu dönem, söyleşimizin en çok aklımda kalan bölümlerinden biri oldu. Üstelik bugün sergilenen işlerin ardında ilerde neye dönüşeceği belli olmayan bu çalışmalarının payı var.

Bu arayış sırasında kendi müziğini de üretmeye başlayarak görüntü ile ses, çalışmalarında birlikte gelişmeye başlıyor. Yarışmalara gönderdiği işlerin karşılık bulması cesaret verse de çalışmalarını anlam arayışını derinleştirerek sürdürüyor. İstanbul’a döndüğünde çalıştığı dijital sanat girişimi ise küratörlük süreçlerini yakından gözlemlemesine ve sanat dünyasını daha iyi tanımasına olanak sağlıyor; kendi sergilerini açmaya uzanan bu süreçte sanatçı kimliğini zamanla bulduğunu anlatırken ilk dönemdeki kararsızlığını da saklamıyor.

İç mimarlık bilgisi mekanları kurgularken hala Ecem’in yanında; çocukluğundaki biyoloji merakının karşılığı ise hücresel biçimler ve dönüşüm fikri. Annesinin, bugün yaptığı işlere bakıp genetik de okuyabileceğini şakayla karışık hatırlatması, Ecem’in kendi yolundaki sürekliliği görmesine vesile oluyor. Bir dönem birbirinden uzak sandığı bu ilgiler bugün üretiminde yan yana duruyor; nitekim sergi hazırlarken mekanı modellemesi, eserlerin yerleşimini düşünmesi ve LED ekranları farklı biçimlerde kurmak istemesi, iç mimarlık eğitiminin çalışma yöntemlerinden izler taşıyor. Kendi anlatımıyla, yeni bir alana yönelmek önceki bilgisini geride bırakmak anlamına gelmiyor; aksine edindiği deneyimler birbirine bağlanarak ilerliyor.

Suyun yüzeyinde kırılan ışıkla dijital bir simülasyon arasındaki benzerlikler Ecem için uzun zamandır büyüleyici; doğadaki oluşumların algoritmalarla ilişkisini araştırırken kendi duyguları ve varoluşsal soruları da çalışmasının içinde. Bununla birlikte izleyicinin eserde kendi duygusunu bulabilmesi, teknik olarak neyi başardığı kadar önemli.

Sohbetimizde Ecem, teknolojiyle yoğun biçimde çalıştığı bu alanda duygularını ifade edebilmesinin kendi anlatısını geliştirmesinde etken olduğunu söylüyor. Kullandığı yöntemler, kendisine ait sorularla birlikte anlam kazanıyor: yaşamın nasıl oluştuğu, bir şeyin başka bir şeye dönüşürken neyi koruduğu, insanın bütün bu değişimin içinde kendini nasıl tanıdığı…

Dijital sanatın henüz bugünkü kadar ilgi görmediği dönemde yaptığı işlerin değerinden kuşku duyduğu zamanlar da var; yine de üretmeyi sürdürüyor. Onu dinlerken görüntünün ardındaki bu arayış daha görünür hale geliyor. Ecem için bir eserin başkasında tanıdık bir duygu uyandırması kendi deneyiminin paylaşılabilir hale gelmesi demek.

Gelecekte Bizden Kalanlar

Minerva Han’daki çalışmalarını konuşurken sohbetimiz, geçmişle geleceğin aynı yerde bulunması fikrine uzanıyor. Ecem için mekan, bir koruma alanından ziyade yeni oluşumların gerçekleştiği bir yer; pamuk, reçine ve ekranlar da kemiklerin duvarlara, duvarların sıvıya dönüştüğü görüntülerle birlikte bu düşüncenin parçaları.

Çanakkale’de, Troya Müzesi’nin cephesinde gösterilen “Anthrostrata” eserinde, insan omurgasıyla tarih boyunca biriken uygarlık katmanları arasında kurduğu ilişki üzerinden, bedenin hafızanın taşıyıcısı olması fikrini konuşuyoruz.

Geçmişle gelecek arasında kurduğu bu bağ, USAID kapsamında yürütülen bir proje için hazırladığı “Dreams, Hope and Joy” adlı halıda da karşılık buluyor. Ecem, Afganistan’daki bir Türk yetimhanesinde çocukların yaptığı resimlerden ve hayallerinden yeni bir kompozisyon oluşturmuş; tasarımını, aralarında bu çocukların annelerinin de bulunduğu Afgan kadınlar dokumuş. Onun için bu çalışmanın değeri, birbirini hiç görmemiş insanların ortak bir hikaye kurabilmesinde; geleneksel dokuma bilgisiyle bugünün hayalleri aynı eserde buluşuyor.

Gelecekten kalacak izlerden söz etmesi, bugün yeni saydığımız şeylerin de bir gün geçmişe ait olacağını hatırlatıyor; Ecem’in amacı ise bu ihtimallere kesin cevaplar vermektense hızla değişen dünyanın içinde nasıl bir insana dönüşmekte olduğumuzu düşündürmek.

Yapay zekaya bakışında da aynı merak ve kaygı var; onun gözünde bu teknoloji, insanın elindeki sıradan bir araçtan daha fazlası ve davranışlarımızla ilişkilerimizi değiştirebilecek gücü, onu geliştiren şirketlerin kararlarıyla bağlantılı. Yine de bütün bu kaygıların yanında, insanın kendi geleceğine yön verebileceğine dair umudu güçlü.

Ecem’in düşüncesine göre yapay zeka, bizi de değiştirebilecek bir etken, hatta yeni bir tür gibi. Bunun insanın doğadaki en güçlü varlık olma isteğiyle nasıl karşılaşacağı da aklındaki önemli sorulardan biri. Teknolojinin gelişimini kendiliğinden büyüyen doğal bir süreç olarak görmemek gerektiğini özellikle vurgulayan Ecem’e göre, şirketlerin bu gelişimdeki rolünün politik, sosyolojik ve ekonomik sonuçları yeterince tartışılmış değil. Geleceğe dair umut verme isteği de bu sorularla iç içe: insanı unutmayan, teknolojinin iyiye kullanılabildiği ihtimaller...

Kendi üretiminde yapay zekayı kullanma konusunda çok seçici; bir eserin düşüncesiyle, biçimiyle ve estetiğiyle uğraşmak onun için başlı başına bir zevk olduğu için o zamanı devretmeye gönüllü değil. Yapay zekayla üretilmiş bir görseli ya da müziği beğenebilmesi ise fikri geliştiren kişinin emeğinden vazgeçmesi anlamına gelmiyor. Nitekim kendi dijital çalışmalarının da bir dönem bilgisayarda kolayca yapılıverildiğinin zannedilmesi, yabancısı olmadığı bir deneyim.

Yurt dışındaki karşılaşmalarından söz ederken özellikle Asya’da, işlerinin düşünsel tarafına zaman ayıran bir izleyiciyle buluşması onun için kıymetli. Güney Kore gibi ülkelerde yaratıcı üretime verilen desteği ve teknolojinin sanatsal kullanımına gösterilen sabrı kendi deneyiminden anlatırken Türkiye’de dijital çalışmalardan daha çok hızlı bir heyecan beklendiği görüşünde; kendi isteği ise izleyicinin görüntünün karşısında biraz daha kalabilmesi. Bu farkı dile getirirken Türkiye’deki sanatçılara duyduğu güven de belirgin: eleştiri ve destek imkanlarının sınırlılığına rağmen, kültürel çeşitlilikten beslenen yaratıcılıkları, dirençleri ve anlatım güçleri ona göre çok değerli. Sanat ortamına bakışında güçlüklerin farkında olmak ve her şeye rağmen üretmeye inanmak bir arada.

Hayalin İçinde Yer Almak

Sanatçı olmanın güçlüklerini saklamayan Ecem’in deneyiminde üretme ihtiyacı, hayatın farklı alanlarına yayılmış durumda. Hobi olarak başladığı ahşap oyma bile zamanla işlerine sızıyor; zira farklı yöntemler denemek, zihnini açan ve özgünlüğünü besleyen bir uğraş. Sanatçı olmayı düşünen gençlere ilişkin görüşü de bu deneyimle bağlantılı: yol zor, ancak gerçekten düşünmek ve üretmek isteyen birinin sanatçı olmamayı seçmesi de kolay değil.

Zorluklarla baş etme biçiminde kendisiyle kurduğu ilişki belirleyici.

Söyleşimizde anlattığı, MDT İstanbul’un 2024 tarihli “Rezonans” yapımının provalarından bir an, bütün bu yolculuğun buluştuğu yer. Üniversite yıllarında hayranlıkla izlediği Modern Dans Topluluğu dansçıları sahnedeyken Ecem de kendi görselleriyle ışık masasının başında; yıllar önce kurduğu hayalin gerçekleştiğini orada fark ediyor. Bu anın duygusu, sanatının kişisel yönünü uzun açıklamalardan daha güçlü anlatıyor: biyoloji kitaplarından dans salonlarına uzanan merakın, sonunda kendi görüntüleriyle aynı sahnede yer bulması… Ecem’i dinledikten sonra eserlerine tekrar bakarken, onları mümkün kılan bu hayatı da düşünüyorum.

 

 

Yazı ve Fotoğraflar: Duygu Aydemir

Paylaş:


Yorum yapmak için tıklayın

Diğer Yazıları

6 gün önce

Miguel Rodrigues: Barok’tan Maslak’a Uzanan Bir Sanat Yolculuğu

14 gün önce

Tony Ventura: Bir Tutkunun Seçtikleri

21 gün önce

Nejat Yavaşoğulları’yla Bulutsuzluk Özlemi: Şarkılarda Yaşayan Bir Dünya Özlemi

26 gün önce

Şenay Lambaoğlu ile Müziğin Kendi Zamanı

bir ay önce

Afife'nin Açtığı Sahne Hep Dolu

En Çok Okunanlar