Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
Bir fotoğrafın peşinden gitmek, bir bakışa yıllarını vermek...
Tony Ventura’nın evinde her fotoğraf, yıllar boyunca kararlılıkla sürdürülen bir seçimin parçası. Kadın bedeninin farklı sanatçıların gözünden aldığı biçimler, onun kişisel dünyasında bir araya geliyor. Uzun zamandır ilgiyle takip ettiğim, daha önceleri de ziyaret ettiğim Tony’nin koleksiyonunda, her ziyaretimde yeni bir ayrıntıya dikkat kesiliyorum. Bu kez ARTtv için koleksiyonerlik anlayışını ve fotoğrafla kurduğu bağı daha uzun konuşmak üzere yeniden evindeyim. Bir sanatçıdan, bir baskıdan ya da peşine düştüğü bir eserden söz ederken anlattıklarını merakla dinliyorum; sohbetimiz fotoğraflardan kitaplara, sanatçılardan müzayedelere uzanıyor.
Fotoğraflar, evin farklı köşelerinde günlük hayatın içine yerleşmiş durumda. Kitaplığın yanında, şöminenin çevresinde ve odalar arasındaki duvarlarda onlarla karşılaşıyorum. Rafları dolduran fotoğraf kitapları, eserlerin çevresinde yıllar içinde biriken bilgiyi de düşündürüyor. Kırmızı koltuklar ve küçük objeler, siyah beyaz fotoğraflarla kurulan bu düzeni tamamlıyor.
Tony’ye ilk sorum, onun için koleksiyoner olmanın ne anlama geldiği. Koleksiyonunu tanıdığım için, yanıtını özellikle merak ediyorum: Bir insanın eser satın almaktan kendi bakışı ve bütünlüğü olan bir koleksiyon kurmaya geçişini ne belirler?
Koleksiyonerliğin insanı kolay kolay bırakmayan bir tutku olduğunu, kendisiyle de şakalaşarak anlatıyor. Bir eserin peşinden gitmenin heyecanı, zamanla hayatında büyük bir yer edinmiş. Bu uğraşı yeni insanlarla tanışmanın, ufkunu genişletmenin ve başka türlü bakmayı öğrenmenin bir yolu olarak görüyor.
Tony için koleksiyonun niteliğini belirleyen, maddi değerinden önce kendi içinde kurduğu bütünlük. Tanınmış sanatçıların isimlerini bir araya getirmeye dayanan yaklaşımı eleştiriyor; her şeyin koleksiyonunun yapılabileceğini, önemli olanın seçilen alanda devamlılık kurmak olduğunu düşünüyor.
Kendi seçimlerinde bu bütünlüğü korurken farklı yorumlara da yer açıyor. Aynı sanatçıdan çok sayıda iş almak yerine, koleksiyonuna yeni sanatçılar katmayı tercih ediyor. Ortak bir konunun çevresinde ilerlemek, onun için arayışı daraltmıyor. Yan yana duran fotoğraflarda ışığın, kompozisyonun ve bedenin ele alınışının nasıl değiştiğine bakmak, benim için de bu çeşitliliği daha görünür kılıyor.
Koleksiyonerlik geçmişinde gümüşler, Osmanlı İmparatorluğu ve İstanbul konulu kitaplar, ardından oryantalist tablolar var. İşlerinin zorlaştığı bir dönemde tablo koleksiyonunu istemeyerek satmak zorunda kalmış. Daha sonra fotoğrafa yönelmesi, yeniden bir koleksiyon kurma isteğiyle şekillenmiş.
Bugünkü odağın nasıl oluştuğunu anlatırken, evindeki fotoğrafları yeniden düzenlediği bir dönemi hatırlıyor. Kadın fotoğraflarını bir araya getirince aralarındaki uyum dikkatini çekmiş; bu birliktelik, sonraki seçimlerine yön vermiş. 2011’de koleksiyonunu siyah beyaz kadın nü fotoğraflarına odaklamaya karar vermiş.
Henry Buhl’un el temalı fotoğraf koleksiyonu da kendisine ilham veren örneklerden biri. Belirli bir konunun farklı sanatçılar tarafından ne kadar çeşitli biçimlerde ele alınabileceğini görmek, tek bir temada derinleşme fikrini güçlendirmiş.
Bu hikayede özellikle ilgimi çeken, koleksiyonun yönünü belirleyen kararın, Tony’nin kendi yaşam alanında eserlerine yeniden bakmasıyla doğması. Kişisel hayatındaki değişimler, fotoğraflarla kurduğu ilişkiyi ve sonraki seçimlerini de etkilemiş.
Sohbetimiz sırasında Robert Mapplethorpe’un fotoğrafları ve Lisa Lyon gündeme geliyor. Aynı modelin farklı sanatçılar tarafından fotoğraflanması, koleksiyonun içinde ayrıca izlenebilecek bir ilişki oluşturuyor. Daha önceki ziyaretlerimde de dikkatimi çeken bu seçki, koleksiyonun içinde bir koleksiyon gibi. Aynı bedeni farklı fotoğrafçılardan görmek, sanatçıların yorumlarını karşılaştırmak için de ayrı bir alan açıyor.
Tony’nin ilgisi, eseri bulduğunda sona ermiyor. Fotoğraf kitapları ve müzayede katalogları, bu dünyayı yakından takip etmesinin bir parçası. Phillips, Sotheby’s ve Christie’s gibi müzayede evlerini izliyor; sanatçılar, baskılar ve piyasayla ilgili bilgisini canlı tutuyor.
Bu takibin coğrafyası da geniş: Paris Photo ve Photo London, Amsterdam’daki Unseen ve Arles’daki fotoğraf buluşmaları ilgi alanında. Irving Penn, Richard Avedon, Helmut Newton ve Robert Mapplethorpe gibi fotoğrafçıların üretimlerini yakından tanıması, seçimlerinin arkasındaki birikimi anlamama yardımcı oluyor.
Benim özellikle ilgimi çeken, bu bilginin sohbetin içinde ne kadar doğal yer bulduğu. Bir fotoğraftan söz ederken sanatçının başka bir işine, bir kitaba ya da geçmişte gördüğü bir sergiye geçebiliyor. Duvarlardaki eserlerle kitaplığın rafları arasında, kendisinin yıllardır sürdürdüğü araştırmanın izlerini takip ediyorum.
Uluslararası fotoğraf ortamını yakından izleyen Tony, Türkiye’de fotoğraf sanatının gelişimini yavaş ilerleyen bir süreç olarak değerlendiriyor. Son yıllarda Türkiye’den sanatçıların eserlerini de koleksiyonuna eklediğini anlatıyor. Sohbetin bu bölümünde, sanatsal üretimin galerilerde, müzelerde ve koleksiyonlarda ne ölçüde karşılık bulduğunu konuşuyoruz.
Tony’nin dikkat çektiği konulardan biri de sanatçıların eserlerini ve arşivlerini geleceğe taşıyacak yapıların önemi. Yurt dışındaki vakıf modellerini takdirle anıyor; Türkiye’de bu alandaki yapılanmanın güçlenmesini önemsiyor. Böylece sohbetimiz, bir fotoğrafın bugün alıcı bulmasından, yıllar sonra nasıl korunacağına ve erişilebilir kalacağına uzanıyor.
Fotoğrafın geleceğini konuşurken yapay zekayı da soruyorum. Tony, yapay zekanın fotoğrafı ortadan kaldıracağı düşüncesini paylaşmıyor; insanın yarattığı eserin yerini koruyacağına inanıyor. Yeni araçların sanat alanına girmesini, geçmişte heyecan yaratan farklı gelişmeleri de hatırlayarak değerlendiriyor.
Bununla birlikte, bir görüntünün nasıl üretildiğini ayırt etmenin giderek zorlaşmasına karşı temkinli. Üretimin kaynağı, mevcut eserlerle ilişkisi ve sanatçının katkısı, koleksiyoner olarak karar verirken önem verdiği konular arasında.
Günlük hayatında yardımcı araçlara ilgi duyuyor ve yapay zekayı daha iyi öğrenmek istiyor. Sanatsal üretimde ise insanın rolünü önemsiyor. Bu yaklaşımı dinlerken, teknolojinin bir koleksiyonerin seçimlerine nasıl yansıdığını düşünüyorum: Bir görüntünün etkileyici olması kadar, nasıl ve kim tarafından üretildiğini bilmek de eserle kurulan ilişkiyi belirliyor.
Tony’nin koleksiyonu, 2016’da Ark Kültür’de düzenlenen La Ventura sergisiyle izleyiciyle buluşmuştu. Károly Aliotti ve Nilüfer Şaşmazer’in küratörlüğündeki sergiye bir kitap da eşlik etmişti. Bu deneyim, evinde birlikte yaşadığı eserlerin başka bir düzen içinde görülmesine olanak vermişti.
Bugün ise koleksiyonun ileride nasıl değerlendirileceği sorusu açık duruyor. Müzelerin ya da vakıfların ilgisini önemsediğini, ancak koleksiyonun geleceğine ilişkin somut bir kurumsal yolun henüz oluşmadığını anlatıyor. Yıllar boyunca seçilmiş ve korunmuş eserlerin daha fazla insan tarafından görülebilmesi, bu birikimin geleceği açısından da önem taşıyor.
Tony’yle konuşurken fotoğraflara daha uzun bakmak istiyorum. Bir baskının peşinde geçen zaman, bir sanatçıyla kurulan bağ, yıllar sonra hala heyecanla anlatılan bir karşılaşma… Bildiğim eserler, bu hikayeleri dinledikçe benim için de değişiyor. Evden ayrılırken aklımda, Tony’nin fotoğraflara duyduğu merak kadar bu birikimin geleceği de kalıyor. Yıllarca bir insanın hayatına eşlik eden bu eserlerin, başka insanların hayatında nasıl yer bulacağını merak ediyorum.
Yazı ve Fotoğraflar: Duygu Aydemir
Nejat Yavaşoğulları’yla Bulutsuzluk Özlemi: Şarkılarda Yaşayan Bir Dünya Özlemi
Şenay Lambaoğlu ile Müziğin Kendi Zamanı
Afife'nin Açtığı Sahne Hep Dolu
Jojo Mayer ile Makinenin Beklenmedik Sesi
Sanatı Hayatın İçine Çağırmak
Yorum yapmak için tıklayın