İlk Uluslararası Eskişehir Porsuk Festivali, sanatı kentin günlük akışına taşırken kültürel üretimin İstanbul dışında kazandığı imkanları da görünür kıldı. Festivalin koordinatörü ve sözcüsü, aynı zamanda oyuncu Murat Danacı ile sahneden kamusal alana uzanan bu deneyimi; izleyiciyi, görünmeyen emeği ve sanatın geleceğini konuştuk.
Türkiye'de kültür-sanat denildiğinde ilk akla gelen şehir İstanbul; büyük kurumlar, festivaller ve galeriler çoğunlukla burada toplanıyor ama sanatın başka kentlerde gelişmesi, İstanbul'daki programların küçük ölçekte taşınması değil: her şehrin kendi belleği, ritmi ve izleyicisiyle özgün bir kültür alanı kurabilmesi meselesi. Bir festivalin değerini de bulunduğu şehirle kurduğu ilişki belirliyor.
Eskişehir Büyükşehir Belediyesi'nin "2026 Eskişehir Yılı" kapsamında ilk kez düzenlediği Uluslararası Eskişehir Porsuk Festivali, 2-6 Eylül tarihlerinde 21 ülkeden 136 sanatçıyı buluşturdu. Tiyatro, müzik, sinema, dans, sergi ve atölyelerden oluşan program, sanatı kapalı mekanların dışına çıkararak Porsuk Nehri çevresinde hayatın içine yerleştirdi.
Festivali kentte izlerken benim açımdan kişisel bir bağ da vardı; babamın ilkokul ve ortaokul yıllarını Eskişehir'de geçirmiş olması bu şehri bana uzak hissettirmedi. Ama bu kez Eskişehir'i aile belleğinin tanıdıklığından çok, sanata şehir ölçeğinde alan açan bir kent olarak gözlemledim. Porsuk kıyısında yürürken müziğe rastlayan, köprü altında başlayan bir gösteriyi izlemek için duran ya da çocuğuyla atölyeye katılan insanlar, festivali programda yazılı olandan daha geniş bir anlama taşıyordu.
Festivalin koordinatörü Murat Danacı'nın sanat yolculuğu, Eskişehir'in kültürel gelişimiyle uzun zamandır kesişiyor. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'ndan 2000'de mezun olan Danacı, 2000-2001 sezonunda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'na katıldı; oyunculuğun yanında yönetmen yardımcılığı, sahne amirliği, prodüksiyon amirliği ve genel sanat yönetmeni yardımcılığı yaptı. "Caligula", "Vişne Bahçesi", "Tartuffe", "Kuvayi Milliye", "Bir Şehnaz Oyun" ve "Nafile Dünya" gibi yapımlarda rol aldı; "Nafile Dünya"daki performansıyla 2014 Lions Tiyatro Ödülleri'nde Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu seçildi. Televizyon izleyicisi ise onu "Beni Affet", "Bizim Hikaye", "Benim Adım Melek" ve "Kara Tahta" dizilerinden tanıyor.
Bir oyuncunun görevi, içinde bulunduğu hikayenin ritmini duymak ve karşısındaki insanı gerçekten dinlemekle başlıyor; festival yönetiminde ise sanatçıları, teknik ekipleri, mekanları ve izleyicileri ortak bir akışta buluşturmak gerekiyor. Danacı, oyunculuğun kazandırdığı sezgi ve "anı okuma" becerisinin bu süreçte doğrudan bir karşılığı olduğunu düşünüyor:
"Karşınızdaki insanı gerçekten dinlemeden onunla aynı sahneyi paylaşamazsınız. Festival yönetmek de sadece programı yapmak, saatleri belirlemek ya da sanatçıları bir araya getirmek değil. İnsanların ihtiyaçlarını, kaygılarını, beklentilerini ve bazen söylemeden anlatmaya çalıştıkları şeyleri de anlayabilmek gerekiyor."
Tiyatroda her ayrıntı önceden çalışılsa da seyircinin tepkisiyle sahnenin enerjisi değişebilir; festival alanında da kağıt üzerindeki program ile yaşanan gerçeklik arasında benzer bir mesafe var. Hava, kalabalığın yönü, beklenenden yoğun ilgi gören bir etkinlik ya da bir çocuğun atölyede ürettiği işi ailesine göstermesi, festivalin önceden yazılamayan hikayesine dönüşüyor. Danacı'ya göre iyi bir program yalnızca ayrıntılı hazırlanmış olmamalı, sahadaki gelişmelere cevap verebilecek esnekliği de taşımalı.
Porsuk Festivali'nin önemli yanlarından biri, izleyiciyi yalnızca gelmeye önceden karar vermiş insanlarla sınırlamamasıydı. Bir konser salonuna ya da tiyatroya gitmek çoğunlukla önceden yapılmış bir seçimken, kamusal alandaki festival sanatı henüz böyle bir karar vermemiş kişilerin karşısına da çıkarabiliyor, insanların sanatla arasındaki görünmez eşiği azaltıyor.
Porsuk Nehri bu noktada turistik bir fon olmaktan çıkıp festivalin mekansal yapısını belirledi. Nehir kortejinde ve gondollardaki müzik etkinliklerinde sabit bir sahne yoktu; gösteri hareket ederken izleyiciler köprülerden, kıyılardan ve yürüyüş yollarından ona eşlik etti. Danacı bu ilişkiyi tiyatrodaki mekan anlayışıyla açıklıyor:
"Tiyatroda mekan bazen dekor değildir; hikayenin kendisine dönüşür. Porsuk'un festivaldeki rolünü de biraz böyle görüyorum. Biz Porsuk'un önüne bir sahne kurup 'burada bir etkinlik yapalım' demedik. Porsuk'un kendi karakterini, hareketini ve şehirle kurduğu ilişkiyi programın bir parçası haline getirmeye çalıştık."
Bugün kültürel tercihlerimizin büyük bölümü dijital platformların önerileriyle şekilleniyor; algoritmalar genelde daha önce ilgilendiğimiz şeylere benzer seçenekler sunuyor. Kent festivalleri bu döngünün dışına çıkma imkanı sağlıyor: izleyici adını duymadığı bir müzisyenle ya da tanımadığı bir tiyatro türü ile karşılaşabiliyor, üstelik bunu ekran başında değil, aynı mekanı paylaşan insanlarla birlikte yaşıyor. Murat Danacı, festival ile dijital dünyayı karşıt görmüyor; teknolojinin insanları fiziksel olarak bir araya getirecek yeni alanlar yaratmak için de kullanılabileceğini düşünüyor. Yapay zekaya yaklaşımı da benzer bir dengede: sanatçının sesini, bedenini ve varlığını ortadan kaldıran bir kullanımın canlı ilişkiyi zayıflatacağını, buna karşılık sanatçının ifade alanını genişleten teknolojilerin değerli olabileceğini söylüyor. Gelecek festivallerde teknolojinin sanat ve sanatçıyla ilişkisini sorgulayan çalışmaların da yer alabileceğini ekliyor: "Yapay zeka sanatçı olabilir mi?", "İnsan üretimi ile makine üretimi arasındaki sınır nerede?" gibi sorular, bir kent festivalini güncel sanatsal tartışmaların parçası haline getirebilir.
Festivalin akademik takvim dışında yapılması üniversite öğrencilerinin katılımını sınırlamış olabilir; Danacı ilerleyen yıllarda öğrencilerin üretim, gönüllülük ve atölye süreçlerine daha fazla dahil olmasının festivale yeni olanaklar kazandırabileceğini düşünüyor. Yaz döneminde düzenlenmesi ise çocuklara, ailelere ve farklı yaş gruplarına erişimi kolaylaştırdı.
Bir festivalin kamuoyunda en görünen kısmı, programı ve sahneye çıkan sanatçılardır. Oysa farklı disiplinlerin ve ülkelerin buluştuğu böylesine büyük bir organizasyon, teknik ekiplerden ulaşıma, güvenlikten kulis düzenine kadar yüzlerce kişinin emeğiyle gerçekleşiyor. Murat Danacı'nın Şehir Tiyatroları'nda sahne ve prodüksiyonun farklı aşamalarında görev almış olması, görünen sonuç ile onu mümkün kılan emek arasındaki ilişkiyi yakından bilmesini sağlamış; festival süresince hiçbir işi "küçük iş" olarak görmediğini söylüyor. Ona göre büyük bir organizasyonun başarısı, görünen birkaç kişinin değil, görünmeyen pek çok kişinin aynı anda sorumluluğunu yerine getirmesine bağlı.
Oyunculuk ödülü tek bir performansın bireysel karşılığı olabilir; festival ise doğası gereği kolektif bir üretim. Danacı, Porsuk Festivali'nin başarısını yalnızca seyirci sayısıyla ölçmenin yeterli olmayacağı görüşünde: bir insanın daha önce tanımadığı bir sanat dalıyla karşılaşması, bir çocuğun üretmenin hazzını yaşaması, yerel bir sanatçının yeni izleyicilere ulaşması ya da farklı ülkelerden sanatçıların kentte yeni bağlar kurması da bu değerlendirmenin parçası. Tek seferlik yüksek profilli organizasyonlar görünürlük yaratabilir; kalıcı bir kültür ortamı ise ancak yerel kurumlar, sanatçılar, üniversiteler, sivil toplum ve izleyiciler arasında süren ilişkilerle kurulur. Festivalin asıl anlamını da ilk yılın büyüklüğü değil, bu ilişkileri ne ölçüde sürdürebildiği belirleyecek.
Tiyatrodan televizyona ve festival yönetimine uzanan yolculuğunda Murat Danacı bugün kendisini en çok "üretici" kelimesiyle tanımlıyor. Oyunculuk hayatının önemli bir parçası olmayı sürdürse de artık üretimi yalnızca sahneye çıkmakla sınırlamıyor; bir fikrin gelişmesinden insanlarla buluşmasına kadar farklı aşamalarında bulunmak, onun için sanatçılığın başka bir biçimini oluşturuyor.
Murat Danacı, Duygu Aydemir
Bir oyuncunun sahnedeki rolüyle büyük bir organizasyonun tamamını düşünmek arasında ölçek farkı var. Ancak Danacı iki alanın ortak noktasını "ortaya bir hikaye koymak" sözleriyle ifade ediyor. Porsuk Festivali de bu açıdan yalnızca tamamlanmış beş günlük bir etkinlik değil; yıllar içinde gelişebilecek bir kültür alanının ilk denemesi.
Festivalin kapanışında Avrupa Konseyi Şeref Bayrağı'nın Eskişehir'e takdim edilmesi ve Mor ve Ötesi grubunun Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası eşliğinde sahneye çıkması, yerel kültürel birikim ile uluslararası görünürlük arasında kurulan bağın simgesel anlarından biri oldu. Ancak ilk festivalin ardından asıl mesele, bu görünürlüğü sürdürülebilir bir üretim ortamına dönüştürebilmek.
İstanbul'un kültürel ağırlığını kabul etmek, Türkiye'nin diğer şehirlerindeki üretimleri onun çevresinde konumlandırmayı gerektirmiyor. Eskişehir'i "İstanbul'a alternatif" olarak tanımlamak da kentin kendi sanat belleğini eksik okumak olur. Değerli olan, bir şehrin başka bir merkeze benzemeye çalışmadan kendi kurumları, sanatçıları, izleyicileri ve kamusal alanlarıyla kültürel merkez haline gelebilmesi.
Danacı, "Umarım yıllar sonra bu ilk festivali hatırladığımızda, 'Her şey aslında burada başlamıştı' diyebiliriz" diyor.
Porsuk Festivali'nin ilk yılında açtığı alan bu yüzden önemli: sanatın büyük salonların dışında, bir nehrin kıyısında, köprü altında ya da gündelik bir yürüyüşün ortasında da hayat bulabileceğini gösterdi. Bundan sonrası, bu ilk deneyimi kentin kültür hayatında kalıcı bir üretim alanına dönüştürebilmekte.
Yazı ve Fotoğraflar: Duygu Aydemir
Bir Hayatın Geri Alınışı: Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri
Play Again: Rahşan Düren'in Sanatında Cesaret, Oyun ve Yeniden Başlamak
Sözden Önce Gelen Bakış
Sükûnetin Raflarında: Bir Koleksiyonerin Zihinsel Haritası
Ege’de Yeni Bir Sanat Durağı: Alaçatı’da Genç Bir Galeri Girişimi Olarak L+S Contemporary
Yorum yapmak için tıklayın