Coco Chanel ve Salvador Dalí’nin yan yana geldiği o meşhur fotoğraf, bugün çoğu zaman romantik bir merakla okunur. Paylaşılan bir sigara, gündelik bir an, iki ikonik figürün yan yana gelişi… Görüntü, ister istemez bir aşk hikâyesi beklentisini tetikler. Oysa eldeki tarihsel veriler, bu yakınlığın romantik bir ilişki değil; iki yaratıcı sezginin kısa süreli ama etkili bir kesişmesi olduğunu gösterir.
Bu kesişme, 20. yüzyılın sanat ve modanın birbirine en fazla yaklaştığı bir dönemde, belirli bir mekânda ve sınırlı bir zaman diliminde gerçekleşir.
Chanel ve Dalí, 1920’lerin Paris’inde, aynı entelektüel atmosferin parçasıdır. Bu dönem, sanatçıların, yazarların ve tasarımcıların disiplinler arası geçişleri doğal kabul ettiği bir zamandır. Chanel, bu ortamda yalnızca bir moda tasarımcısı olarak değil; sanata alan açan, üretimi mümkün kılan bir figür olarak konumlanır. Sergei Diaghilev ve Igor Stravinsky gibi isimlerle kurduğu ilişkiler, onun estetik dünyasının modanın sınırlarını aştığını gösterir.
Dalí ise sürrealist çevrede, bilinçdışını estetik bir dile dönüştürme iddiasıyla öne çıkar. Gerçeklik onun için sabit değil; sürekli yer değiştiren, parçalanan ve yeniden kurulan bir alandır. Bu yaklaşım, Chanel’in sadelik ve disiplin üzerine kurulu estetik anlayışıyla yüzeyde zıt görünse de, her ikisini birleştiren temel bir ortaklık vardır: yerleşik estetik kuralları reddetmek.
Bu yakınlığın somutlaştığı dönem 1938 yazıdır. Chanel’in Fransız Rivierası’ndaki villası La Pausa, Dalí ve Gala’yı ağırladığı kısa ama yoğun bir buluşmaya sahne olur. La Pausa, yalnızca bir yaz evi değil; Chanel’in bilinçli olarak tasarladığı, düşünmeye ve üretmeye alan açan bir mekândır.
Sanat tarihçileri, Dalí’nin bu dönemde üzerinde çalıştığı Endless Enigma’nın düşünsel yoğunluğunun bu ortamda derinleştiğini belirtir. Dalí’nin şu cümlesi, bu süreci anlamak için anahtar niteliğindedir:
“Rüyaları ya da kâbusları resmetmem; kendi gerçekliğimi resmederim.”
Chanel için estetik, fazlalığın atılmasıyla başlar. Paul Morand ile yaptığı söyleşilerde dile getirdiği şu cümle, onun yaklaşımını özetler:
“Lüks rahat olmalıdır; aksi hâlde lüks değildir.”
Bu konfor, yalnızca bedensel değil; zihinsel bir berraklık arzusudur. Dalí’nin estetiği ise bilinçli bir huzursuzluk yaratır. İzleyiciyi rahatlatmak değil, sarsmak ister. Ancak her iki yaklaşım da aynı noktada buluşur: alışıldık olanı bozmak.
Coco Chanel Paris'teki Evinde, Fotoğraf: Cecil Beaton
Chanel kadını korseden kurtarırken, Dalí zihni mantıksal kalıplardan özgürleştirir. Yöntemleri farklıdır, sezgileri ortaktır.
Bu yakınlık, Dalí’nin sahne sanatları için yaptığı tasarımlarda da izlenebilir. Bacchanale balesi için gerçekleştirdiği kostüm çalışmaları, Chanel’in sahne sanatlarıyla kurduğu ilişkiyle örtüşür. Burada söz konusu olan bir ortak imza değil; estetik alanların birbirine temas etmesidir.
Bu temas uzun sürmez. 1938 sonrasında, savaşın yaklaşması ve her iki figürün de farklı yönlere savrulmasıyla yollar doğal biçimde ayrılır. Ancak bazı karşılaşmaların kalıcı etkiler bırakması için uzun sürmesi gerekmez.
KAYNAKÇA
-Chaney, L. (2012). Coco Chanel: An intimate life. Penguin.
-Dalí, S. (1942). The secret life of Salvador Dalí. Dial Press.
-Morand, P. (2008). The allure of Chanel, Harper Perennial Modern Classics.
-Théâtre & Ballets Russes. (n.d.). Production archives.
-DailyArt Magazine. (n.d.). DailyArt Magazine archives
Yazı ve Fotoğraflar: Duygu Aydemir
Sevmek Zamanı’nın Perde Arkası: Sema Özcan’ın Tanıklığıyla Bir Film
Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve The New Yorker’ın 100. Yılı
Yeni Yılın Resmi: Zamanı Yeniden Görmek
Cehenneme Övgü'den Bugüne Görünmez Ritüeller
Jackson Pollock’un Mutfağı
Yorum yapmak için tıklayın