Feride Çiçekoğlu’nu dinlerken her zaman hissettiğim; güleryüzü, sakinliği ve nezaketinin, karşısındaki insanın zihnini ve kalbini de yumuşattığıdır. Konuşurken acele etmez. Sanki düşünmeye saygı gösteren bir ritim vardır onda. Belki de bu yüzden yazdıkları da asla eskimez, kalıcıdır.
Bugünün dünyasına bakışını sorduğumda içinde hep iki duygunun aynı anda yaşadığını söylüyor: Umut ve endişe.
“Öğrencilerimin enerjisinden beslenip umutlanıyorum ve onların geleceği için endişeleniyorum.”
Bu cümle bana, içinde yaşadığımız çağın özünü hatırlatıyor. Aynı anda hem ileriye bakan hem de yarından korkan bir insanlık halini. Feride Çiçekoğlu’nun bakışı da aynı şekilde: ne saf bir iyimserlik ne de karanlık bir umutsuzluk.
Bugünün temel duygusunun korku mu, hız mı yoksa belirsizlik mi olduğunu konuşurken ise, bizi tek bir ana kilitlemekten özellikle kaçınıyor:
“Hepsi olabilir, ama bunun sırf bizim çağımıza ait olduğunu sanmıyorum. İstanbul’a dair sıkça verdiğim bir örnek var. ‘Şehir çok göç alıyor, kapıları kapatmak lazım, bu böyle olmaz…’ diyen bir isyan belgesinin muhtemel tarihini soruyorum her yıl öğrencilerime. Son yirmi yıldır verilen cevaplarda tarihler 1950’lerden geriye gitmiyor. Sonra ben 8. yüzyıl dediğimde önce şaşkınlık, sonra bir kahkaha anı yaşıyoruz. Sanayileşme döneminde yine bugünküne çok benzer kaygılar yaşandığını biliyoruz. Yüz, iki yüz yıl sonra belki günümüze bakıp, ‘o da bir şey mi?’ diyecekler.”
Bu sözler, bugünü benzersiz bir kriz olarak değil, insanlığın tekrar eden dalgalarından biri olarak okumayı öneriyor. Bence bu yüzden Çiçekoğlu’nun yazdıkları zamana karşı dayanıklı.
Feride Çiçekoğlu için yazmak “uyanıkken rüya görmek”. Bugünün rüyaları yeni bir ortaklığa, yeni bir heyecana dönüşmüş:
“Murat Gülsoy ile birlikte yazdığımız bir kitap var. Tabii ki ortak senaryo yazma tecrübesine aşinayım ama ortak bir kurgu kitap bambaşka bir macera. Heyecanlıyım.”
Yapay zekânın metin, şarkı ve görüntü ürettiği bir çağda yazarlık için yine kesin yargılardan uzak duruyor:
“Fazla değişiyor mu, emin değilim. Yapay zekâ sonuç olarak bir algoritmadan yola çıkıyor. İnsan beyninin algoritması çözüldü mü? Benim hissiyatıma göre henüz değil. Çözülmüşse bile ben bilmiyorum. Bilmemek bazen mutluluk değilse ne?”
Bir başka deyişle edebiyatın halen sahip olduğu güçleri var: çözülemeyen, hesaplanamayan, sezgiye dayalı olan güçleri.
Gençlere baktığında aynı ihtiyatlı bakış sürüyor:
“Benim dönemime göre daha çok gördükleri kesin. Daha net mi görüyorlar? Orasını bilemem. Netten ne kastediyoruz? Gerçeklik net midir, zaman içinde değişir mi?”
Bir hikâyenin bir genci iyileştirmesi meselesine geldiğimizde ise, yaşı değil zihni merkeze alıyor:
“Bütün sorularınıza muğlak cevaplar verdiğim için beni hoş görmenizi umarak diyebilirim ki belki de gençlerin değil de genç olmayanların iyileşmeye ihtiyacı var. Ayrıca genç ile ne kastediyoruz, bir yaş aralığı mı, yoksa bir bakış tarzı mı? Beden yaşlanıyor, evet, ya zihin? Bir an önce bir düzen kurup çokça para kazanmak dışında derdi olmayan, merak duygusunu ve macera hevesini yitirmiş 25 yaşındaki bir insanın bedeni genç, ya zihni?”
Bu sözler, gençliği bir sayıdan çok bir merak ve açıklık hali olarak tanımlıyor.
Feride Çiçekoğlu - Vesikalı Şehir - Metis Yayınları - 184 Sayfa
İstanbul söz konusu olduğunda dil birden görsel bir yoğunluğa kavuşuyor. Şehri bir film sahnesi gibi düşündüğümüzde ışığını şöyle tarif ediyor:
“Güneşli bir günde analog fotoğrafla ancak 100 ASA’lık filmle kaydedilebilen bir ışık.” Bu ışık, benim için hem geçmişin kırılganlığına hem de hala yakalanabilir olan bir bugüne işaret ediyor. Şehirlerin insanlara mı yoksa artık projelere ve algoritmalara mı ait olduğuna dair ise şaşırtıcı bir iyimserliği var:
“İyimserim ben… Algoritmadan çok insana güvenen. İnsan ile neyi ve kimi kast ettiğimiz ise kabul edelim bütün bir felsefe tarihinden alıntılar yapan sıkıcı bir metne dönüşüverir.”
"Vesikalı Şehir" ve "Uçurtmayı Vurmasınlar" kitaplarını aynı yolculuğun parçaları olarak görüyor:
“'Vesikalı Şehi'r kitabının ayrıca iki de devam kitabı var; 'Şehrin İtirazı' ve 'İsyankar Şehir'. Metis Yayınlarından çıkan o üçleme 'Uçurtmayı Vurmasınlar’ın açtığı kapıdan geçip mimarlıktan sinemaya yaptığım 40 yıllık yolculuğu hem hikayeci hem akademisyen gözüyle özetliyor. Umarım sesler bugüne ulaşıyordur.”
Feride Çiçekoğlu - Uçurtmayı Vurmasınlar - Can Yayınları - 108 Sayfa
Barış bugün yaşasaydı sorumu, karanlığa teslim olmayan bir yerden yanıtlanıyor:
“Barış bugün yaşıyor; iyi ki öyle. Hem gerçek hayattaki Barış, hem filmde Barış karakterini canlandıran Ozan Bilen, hem de bir film karakteri olarak Barış. 40 yıl sonra sonra hepsi hayatta.”
Ardından ekliyor:
“Aslında ne sormak istediğinizi anladım; ama böyle bir cevap verdim. Böylesi daha kolayıma gittiği için mi, yoksa kasvetli cevaptan kaçınmak için mi? Kararı size bırakayım mı?”
Yıllar içinde onu en çok neyin değiştirdiğini tek cümleyle söylüyor:
“Öğrencilerim, iyi ki.”
Bugün yazmak istemesinin motivasyonu da aynı yalınlıkta:
“Her yazanı motive eden destek? Hayatın sıkıcı ve monoton ritminden kaçmak, hayal alemine sığınmak.”
Feride Çiçekoğlu ve Duygu Aydemir
Son zamanlarda onu etkileyen işler de bugünün sinema ve edebiyatına işaret ediyor:
“Emine Emel Balcı’nın yönettiği ‘Buradayım, İyiyim’ (2025) filminden etkilendim… Ayfer Tunç’un ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’ (2025) romanını okuyup ardından Ayfer’le buluşmak ve dertleşmek son zamanların güzel anıları arasında.”
Feride Çiçekoğlu için yazmak, şehir, gençlik ve hikâye hep aynı yerde buluşuyor: bir iç mekânda.
Uyanıkken görülen bir rüyada.
Yazı ve Fotoğraflar: Duygu Aydemir
Hatice Aslan: Bugün de Böyle
Sevmek Zamanı’nın Perde Arkası: Sema Özcan’ın Tanıklığıyla Bir Film
Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve The New Yorker’ın 100. Yılı
Yeni Yılın Resmi: Zamanı Yeniden Görmek
Sadelik ile Sürrealizm Arasında: Coco Chanel ve Salvador Dalí
Yorum yapmak için tıklayın