Hatice Aslan: Bugün de Böyle

Duygu Aydemir

dün

Oyunculuk, zaman ve hayata acele etmeden bakabilmek üzerine...

Ankara’da geçen öğrencilik yıllarımdan bu yana, Ferhunde Hanımlar’daki Necla karakteriyle hayatıma giren; yıllar içinde oyunculuğunu hep ilgiyle takip ettiğim Hatice Aslan’la bugün İstanbul’da komşu mahallelerde olmak ve sohbet edebilmek benim için ayrı bir mutluluk. Televizyonun Ankara sokaklarında çekildiği, hikayelerin belki daha samimi aktığı bir dönemin tanığı olan bu diziyle başlayan tanışıklık, bugün hayata, zamana, sanata ve insan hallerine dair uzun sohbetlere dönüştü.

Hatice Aslan’ın kariyerinde önemli bir yere sahip olan Ferhunde Hanımlar, Türkiye televizyon tarihinde de özel bir eşik. Ankara’da başlayan ilk günlük dizilerden biri. Başlangıçta on dakikalık bölümlerle yayınlanıyor, zamanla yarım saate uzuyor ve haber sonrası kuşağında izleyiciyle buluşuyor. Kadronun büyük bölümü Devlet Tiyatrosu oyuncularından oluşuyor; Aslan dizide Necla karakterini canlandırıyor. TRT ekranlarında ve sonrasında Star TV’de tam 7 yıl Ferhunde Hanım ve Kızları evlerimize misafir oluyor.

O günlerin çekim koşulları, bugünden bakınca neredeyse başka bir çağa ait. Oyuncular kendi kıyafetlerini kullanıyor, makyaj ve giyinme için evin bir köşesi yeterli oluyor. Ankara’nın sokakları doğal bir plato; izinler, karavanlar, kapatılan yollar yok. Diziler daha kısa, zaman daha esnek. Bugünün çoğunlukla İstanbul merkezli dizi endüstrisiyle kıyaslandığında, hem üretim temposu hem de çevresel koşullar açısından ciddi bir fark söz konusu.

Aslan, günümüzde setlerin yalnızca teknik olarak değil, toplumsal olarak da zorlaştığını söylüyor. Çekim sırasında trafiğin durdurulmasına gösterilen sabırsızlık, ortak alan fikrine dair empati eksikliği onu düşündürüyor. Bu gözlem, sohbetin doğal bir şekilde İstanbul’un genel ruh haline bağlanmasına neden oluyor.

Ona göre şehirdeki sürekli telaş ve panik hali, aşırı bilgiye ve uyarana maruz kalmaktan kaynaklanıyor. Çok sayıda iletişim kanalı, insanı çözüm üretemeyeceği noktalara çekiyor. Bu durum hem zihinsel yorgunluk hem de mutsuzluk yaratıyor. Burada Aslan’ın hayata dair temel yaklaşımı devreye giriyor: insan önce kendi alanından başlamalı diyor. Evimiz, sokağımız, komşularımız, çevremizdeki hayvanlar gibi temas edebildiğimiz, direkt katkı sunabildiğimiz alanlara odaklanmayı öneriyor. Dünyanın bütün yükünü sırtlanmaya çalışmak yerine, elinin değdiği yerden sorumluluk almak...

Hatice Aslan’ın sohbetimiz boyunca birkaç kez kullandığı, mottosu gibi olan, insanı rahatlatan bir cümlesi var: “Bugün de böyle.” Onun için bu ifade, pasif bir kabulleniş ya da vazgeçiş anlamına gelmiyor. Aksine, elinden geleni doğru bir çabayla yaptıktan sonra, o anın gerçekliğini olduğu gibi görebilmenin ifadesi. Gelecek kaygısına kapılmadan, her şeyi kontrol etmeye çalışmadan, hayatın bugün sunduğu hal ile temas edebilmek… Aslan’ın duruşunda bu cümle, hız ve sürekli üretme baskısı karşısında bilinçli bir tercihi anlatıyor.

Samimiyet, onun hem oyunculukta hem de günlük hayatta merkezde tuttuğu bir kavram. Karakterleri “oynamaktan” ziyade, onları yansıtmayı önemsiyor. İnsanların tepkilerinin çoğu zaman karşısındakiyle değil, kendi iç dünyaları ve ruh halleriyle ilgili olduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle her şeyi kişisel almamayı ve mesafeyi korumayı önemsiyor.

Toplumda tanınan bir figür olmanın getirdiği sorumluluğun da farkında. Özellikle gençler için davranışlarıyla örnek olmaya, kötü alışkanlıklardan uzak durmaya özen gösteriyor. Bu yaklaşımı, gösterişli bir tutumdan çok, tutarlı bir yaşam biçimine işaret ediyor.

Ailesinin etkisi, anlatının önemli bir parçası. Annesinden cömertliği ve paylaşmayı, babasından dürüstlüğü öğrendiğini söylüyor. Canlı-cansız tüm varlıklara duyduğu saygının temelinde de bu farkındalık yatıyor. Bilginin ancak hayata yansıdığı zaman anlam kazandığını; erdemli ve dürüst bir yaşamın hala en güçlü referans olduğunu vurguluyor.

Teknolojiye yaklaşımı ise temkinli ama açık. Yapay zekâyı, doğru sorular sorulduğunda doğru bilgiler sunan bir asistan olarak görüyor. İnsana zaman kazandıran, işleri kolaylaştıran yönüyle heyecan verici buluyor. Ancak bu teknolojinin nasıl ve kimler tarafından geliştirildiği meselesinin belirleyici olduğunun da altını çiziyor.

Yapay zekânın sanata etkisi konusunda ise net: Bu araçlar, gerçekten derdi ve çabası olan sanatçılar için yeni imkanlar yaratabilir. İnsan dokunuşuna, organik üretime her zaman ihtiyaç olacağını düşünüyor. Üretilen görselleri ise insanın bilinçaltında zaten var olan hayallerin dışavurumu olarak okuyor; önemli olanın gerçekle kurguyu ayırt edebilmek olduğunu söylüyor.

Hatice Aslan ve Duygu Aydemir

Sohbetimiz, modern insanın dikkat dağınıklığına da uzanıyor. Konserlerde, sohbetlerde telefonlara gömülmüş olmayı, anı kaçırmak olarak tanımlıyor. Konsantrasyon süresinin birkaç saniyelik videolar kadar kısalmasının, insan ilişkilerini de zayıflattığını düşünüyor. Başkalarının hayatıyla fazlasıyla ilgilenmenin, kişinin kendi sorunlarından kaçma biçimi olduğuna inanıyor.

Peki onu ne rahatlatıyor? Cevap sade; evinde telaşsız geçirilen zamanlar, programsız yürüyüşler, mahalledeki kedilerle ilgilenmek, ailesiyle vakit geçirmek. Büyük reçeteleri yok; küçük ama faydalı pratikleri var.

Geleceğe dair en büyük hayallerinden biri, her dilde oynanabilecek gerçek bir müzikalde yer almak. Müzik geçmişi bu arzuyu destekliyor: Boğaziçi Caz Korosu, konservatuvar eğitimi, solfej… Ancak bugünün para odaklı üretim koşullarının bu hayali zorlaştırdığını da saklamıyor. Oyuncu olmasaydı anaokulu öğretmeni olmak istermiş; çocuklara duyduğu sevgiyi kocaman kalbi ile genişleterek, yaşlıların, çocukların ve hayvanların bir arada ama birbirine alan tanıyan bir yaşam alanında buluştuğu etkileyici bir hayali var.

Hatice Aslan’la bu sohbet, hızın ve sürekli üretme baskısının hakim olduğu bir dönemde, hayata başka bir yerden bakmanın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Bazen ilerlemek, hızlanmakla değil; durmayı ve “bugün de böyle” halini bilmekle başlıyor.



En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin