Stand-up nedir? Komedyen kim olur? İnsanları güldürmek için cinsiyetçi şakalara, küfürlere veya hakaretlere gerek var mıdır? Sahi hakaret tam olarak nedir, gerçekler hoşa gitmeyince kolayca hakaret olarak atfedilebilir mi? Birini sevmemek ve bunu dile getirmek de hakaret midir mesela? Bir insanın neşesi de çalınabilir mi, yoksa tutunabileceği son dal o mudur? Çünkü belki de mizah, güçsüzün güçlüye karşı tek savunma silahıdır.
Güçsüzün güçlüye karşı elinde tuttuğu bu savunma silahı, güçlünün de güçsüze karşı sahip olduğu en büyük silahlardandır aslında. Burnunu beğenmeyen bir padişah burun kelimesinin kullanımını yasaklayabilir mesela veya kendi kusurlarının görünmesini istemeyen bir egemen güç, sahne ile sokak arasına görünmez duvarlar örebilir, mikrofonun sesini kısmak isteyebilir. Çünkü her zaman ilk susturulmak istenen kişiler; manşetleri atanlar ile kralın çıplak olduğunu fısıldayanlardır. Bundan karikatürler de nasibini almıştır çokça, ama oklar ya öyle ya böyle her zaman mizahın üzerinde olmuştur; çünkü belki de Deniz haklıdır, neşeyi çalmak zordur ve bütün bir çaba aslında bundadır. Zaten teslim olmayan o neşe, hafife alınacak bir güldürüden ziyade, sahneden taşan politik bir ciddiyet barındırır.
Geçen gün izlediğim bir videoda, Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisinin stand-up değil kabare sayılabileceğini söyleyen birine rastladım. Peki nedir bu kabare, Deniz tiyatro sanatçısı olmasa da kabare yapmış olabilir mi gerçekten? Siyasi ve toplumsal sorunları ince bir alay, iğneleyici bir mizaç ve taşlamalarla ele alan bir tiyatro türü olan kabarenin Türkiye’deki kurucusu ve öncüsü Haldun Taner, onu şöyle anlatır, “Tiyatro hayatın aynasıysa, kabare dev aynasıdır”. Toplumsal aksaklıklar, siyasi absürtlükler ve insani zaaflar abartılarak, mizah ve hicivle büyütülür. Güç sahiplerinin en çok korktuğu şey ise kendilerine gülünmesidir çünkü gülünmek ciddiye alınmamanın sembolüdür. Kahkaha otoritenin duvarını yıkabilir, kabare de o zırhı delen mizahın kalesidir. Deniz de tek bir mikrofonla, sistemi öyle bir yerden eleştirip toplumsal röntgenimizi önümüze koyar ki, kabare dediğimiz o koca dünyayı tek başına sırtlayıp stand-up sahnesine indirir. Onun gösterisini bu kadar başarılı yapan şey de budur bence aslında, ilk bakışta hayatımıza ayna tutulmuş gibi hissettirir fakat fark ederiz ki o ayna aslında bir “dev aynasıdır”. Fakat ayna ne kadar dev olsa da o dev aynasını alıp kalabalık tiyatro sahnelerinden tek bir mikrofonun yalnızlığına taşımak da, stand-up’ın doğasındaki o asıl güçten gelir.
Deniz stand-up’ın getirdiği bu gücü kullanırken kendinden güçsüzlere yani aşağı doğru yumruk sallamaz, onun tüm yumrukları yukarı doğrudur. Egemen güçler nasibini alır onun gösterisinden ve işte onun şakalarını hakaret ve zorbalamadan ayıran da budur. Göktaş; ana akım figürleri mizahının atıf noktaları olarak konumlar. O topluma tuttuğu ayna sebebiyle, şu anda onun gibi pek çok arkadaşıyla birlikte aramızda değildir, ama bu hikaye ne onunla başlamıştır ne de onunla biter. Gelin biz de bu vesile ile mizahın Türkiye’deki yolculuğuna şöyle bir bakalım:
Bugün “stand-up” dediğimiz o tek kişilik, tek mikrofonlu başkaldırı biçimi aslında genetiğimizde hep vardı. Osmanlı kahvehanelerinde koca bir imparatorluğun absürtlüklerini, sarayın kibrini ve sokağın yoksulluğunu taklit eden Meddahlar, bugünün stand-upçılarının belki de ilk atalarıydı. Meddah, sadece güldürmez; toplumsal bir eleştiriyi hikayenin arasına ustaca sıkıştırırdı. Tabii o dönemde de kral çıplak demenin bedeli ağırdı; saraydan gelen bir fermanla meddahın sürgüne gönderilmesi ya da kahvehanesinin kapatılması da an meselesi olabiliyordu.

Devekuşu Kabare - Zeki Alasya, Nil Burak, Metin Akpınar
Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise mizahın adresi değişti ama üzerindeki o keskin oklar hiç değişmedi. Radyonun ve televizyonun hayatımıza girmesiyle birlikte Orhan Boran mizah sahnesinde belirdi. O 1960’larda yaptığı “Ayaküstü Gırgır” programı ile Türkiye’nin ilk stand-up örneği olarak kabul edildi ve 1978’de TRT televizyonlarına meşhur “Yuki”sini taşıdı. Yine aynı dönemde ise mizah dünyası için çok önemli bir dönüm noktası gerçekleşti, 1967 yılında Haldun Taner, Metin Akpınar ve Zeki Alasya'nın kurdukları Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun sahnesinden fırlayan o cesur taşlamalar, toplumun nefesi oldu.

Şahları Da Vururlar
Türkiye’nin tanıştığı en usta isimlerden bir diğeri ise Ferhan Şensoy’du. Onun tarafından yazılıp yönetilen ve 1980 yılında Ortaoyuncular tarafından sahnelenmeye başlanan efsanevi politik hiciv tiyatro oyunu “Şahları Da Vururlar”; otoriter yönetimleri, saray entrikalarını ve doğu-batı çatışmasını karakomik bir dille eleştiriyordu. Onun 1987 yılında oynanmaya başlanan tek kişilik efsanevi gösterisi “Ferhangi Şeyler”i ve tiyatro oyunlarında siyasi elitleri tiye alışı ise, mizahın bu topraklarda her zaman "tehlikeli bir yürüyüş" olduğunu defalarca kanıtladı.

Levent Kırca
Yine aynı dönemde televizyon ekranları; Levent Kırca’nın hazırlayıp sunduğu, Türkiye’nin siyasi, sosyal ve ekonomik gündemini keskin skeçlerle hicveden “Olacak O Kadar” ile buluştu. 1986'dan 2008'e kadar halkın sorunlarını ve trajikomik hallerini televizyon ekranlarına taşıyan ve mahalledeki yoksulluktan siyasetçilerin vaatlerine kadar her şeyi o eşsiz parodileriyle sorgulayan bu program, ekran başındaki milyonların aynası olmayı başarmıştı.

Bir Demet Tiyatro
1990'larda ise sahne tamamen kabuk değiştirdi, Türkiye’de modern stand-up kültürü patlama yaşadı. Bu patlamanın fitilini ise özel televizyonların yayın hayatına girmesi ve Leman Kültür gibi mekanların yeraltı mizahını sahneye taşıması sağladı. 1995 yılında Leman Kültür’ün Açık Mikrofon’una katılan Cem Yılmaz stand-up’ın kitlesel bir fenomene dönüşme yolculuğunun ateşleyicilerindendi. 1993 yılında Yılmaz Erdoğan, Bir Demet Tiyatro ile BKM’de mizah yolculuğuna başladı.
Bugün ise stand-up, “akşam yemeği sonrası aile eğlencesi” kabuğunu kırıp asıl yuvasına, sokağın öfkesine geri dönmeyi başardı fikrimce. Deniz Göktaş ve onun kuşağı; trafikteki taksicilerden veya kadın-erkek klişelerinden bahsetmek yerine, odadaki fili işaret etmeyi seçiyorlar. Onlar, mikrofonu doğrudan sistemin, adaletsizliğin ve kutsallaştırılmış dogmaların yüzüne doğrultuyorlar. Tek tipleştirilmeye çalışılan bu gri dünyada, sadece gülmeyi değil, neye güleceğini seçmeyi de bir direniş biçimi haline getiriyorlar. Ve tarih tekerrür ediyor: Güç, dün meddahın kahvehanesini kapatırken bugün de o tek mikrofonun sesini kısmak, sahneyi karanlığa gömmek istiyor.

Tarih tekerrür etti ve yine edecek gibi de duruyor. Kendisini ‘ölü’ olarak atfeden ve kurduğu dekor ile ‘kelle koltukta’ metaforunu sahneye taşıyan Deniz, zaten kendi infazını da en başından kendisi vermişti. Kim bilir belki bir gün komedyenler kendi infazlarını peşinen vermek zorunda kalmadan özgürce mizahlarını sahneye taşıyabilirler. Umarım o güne kadar neşemize sahip çıkabiliriz.