57aab83f-f8e7-45dc-b39f-82be63a2d8dc.jpg

Sahip Olmanın Trajedisi: Sardanapalus ve Arzunun İktidarı

Nisa Ece Bergsan

11 saat önce

Kapak: Eugène Delacroix, Sardanapalus’un Ölümü, 1827. Tuval üzerine yağlıboya, 392 × 496 cm. Louvre Müzesi, Paris.

Eugène Delacroix’nın 1827 tarihli The Death of Sardanapalus tablosunda ilk bakışta dikkati çeken şey, resmin neredeyse kontrol edilemez bir karmaşaya sahip olmasıdır. Kırmızı kumaşlar, altınlar, mücevherler, çıplak kadın bedenleri ve hayvanlar birbirinin içine geçer. Bir kadın yatağın üzerine yığılmış, bir diğeri öldürülmek üzere geriye doğru çekilmiştir. Beyaz at korkuyla şahlanırken yerdeki değerli eşyalar bedenlerin arasına saçılmıştır. Fakat bütün bu hareketin ortasında, tablonun üst kısmında uzanan Sardanapalus şaşırtıcı biçimde sakindir. Başını eline yaslamış, birazdan yok olacak her şeyi uzaktan izler.

Sardanapalus’un hikâyesi bu sakinliği daha da rahatsız edici hâle getirir. Yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu anlayan Asur kralı, düşmanlarının eline kendisine ait hiçbir şeyin geçmesini istemez. Bu nedenle hazinelerinin yakılmasını, atlarının, hizmetkârlarının ve kadınlarının öldürülmesini, ardından bütün sarayın ateşe verilmesini emreder. Yani Sardanapalus yalnızca kendi ölümünü hazırlamaz; kendisine ait olduğunu düşündüğü bütün dünyanın da onunla birlikte ölmesini ister. Bu karmaşanın içinde gözden kaçmayan bir başka ayrıntı ise öldürülmek üzere olan kadınların, atların, mücevherlerin ve diğer değerli eşyaların neredeyse aynı düzlemde yer almasıdır. Sardanapalus için hepsi sahip olduğu şeylerden ibarettir ve onun gücünün birer göstergesidir.

Tabloyu bugün hâlâ bu kadar çarpıcı kılan özelliklerden biri, Sardanapalus’un dünyasının düşündüğümüz kadar yabancı görünmemesidir. Elbette bugün bir hükümdarın sarayında, hazineleri ve cariyeleri arasında yaşamıyoruz. Fakat başarılı bir erkeğin nasıl görünmesi gerektiğine dair zihnimizde oluşan görüntüyü düşündüğümüzde, Sardanapalus’un sahip olduklarının modern karşılıklarını bulmak çok da zor değildir. Para, iyi bir kariyer, güzel bir ev, araba, statü ve arzu edilen bir kadın… Bunların çoğu günümüzde hâlâ başarı ve güçle ilişkilendiriliyor. Asıl ilginç olan ise bunları neden istediğimizden çok, neden onları istemenin bu kadar doğal geldiğidir.

Antonio Gramsci (1891–1937) 

Antonio Gramsci’nin kültürel hegemonya kavramı bu soruyu anlamak için oldukça elverişli bir alan açar. Gramsci’ye göre egemen düzen yalnızca insanları kurallar ve yaptırımlar aracılığıyla kontrol etmez; kendi değerlerini toplumun ortak değerleri hâline getirerek varlığını sürdürür. Bu değerler aile, eğitim, medya ve kültür aracılığıyla sürekli tekrarlandıkça zamanla belirli bir sistemin değerleri olmaktan çıkar ve hayatın doğal gerçekleri gibi algılanmaya başlar. Böylece bize neyin değerli olduğu açıkça söylenmese bile, neyi arzulamamız gerektiğini öğreniriz.

Belki de Sardanapalus’un hikâyesini bugün hâlâ anlamlı kılan şey budur. Atın yerini araba, sarayın yerini pahalı bir ev, hazinenin yerini banka hesabı alabilir; fakat sahip olunan şeylerin kişinin değerini göstermesi fikri varlığını sürdürür. Hatta tablodaki kadınların diğer değerli nesnelerle aynı görsel dünyanın içine yerleştirilmesi de bu açıdan daha rahatsız edici bir anlam kazanır. Kadın burada yalnızca sevilen ya da arzulanan biri değil, aynı zamanda Sardanapalus’un gücünü gösteren eşyalardan biridir. Onu kaybetmek istememesi de sevgiden çok sahiplikle ilgilidir; kendisine ait olanın, kendisi olmadan var olabileceği fikrine tahammül edemez.

Pierre Bourdieu (1930-2002)

Pierre Bourdieu’nün Distinction adlı eserinde anlattığı kültürel sermaye ve ayrım fikri de bu noktada tabloya başka bir perspektiften bakmayı mümkün kılar. Bourdieu’ye göre sahip olduğumuz şeyler, zevklerimiz ve tercihlerimiz yalnızca kişisel seçimlerimiz değildir; aynı zamanda toplumdaki yerimizi gösteren işaretlerdir. Giydiğimiz kıyafetten dinlediğimiz müziğe, yaşadığımız evden gittiğimiz restorana kadar birçok tercih, farkında olmadan kim olduğumuza dair bir hikâye anlatır. Bu yüzden bazı nesneler yalnızca işlevleri için değil, temsil ettikleri statü için de değer kazanır.

Sardanapalus’a yeniden bakıldığında, belki de yok etmeye çalıştığı şeyin yalnızca serveti olmadığı düşünülür. Çünkü etrafındaki bütün bu nesneler ve insanlar aynı zamanda onun kim olduğunun kanıtlarıdır. Sarayı, hazineleri, atları ve kadınları olmadan Sardanapalus hâlâ Sardanapalus mudur? Belki de hepsini kendisiyle birlikte yok etmek istemesinin altında bu soruya verecek başka bir cevabının olmaması vardır.

Delacroix’nın tablosundaki belki de en tüyler ürpertici ayrıntı Sardanapalus’un sakinliğidir. Etrafındaki herkes yaşamaya çalışırken o hiçbir şey yapmaz; yalnızca sahip olduğu dünyanın yok oluşunu izler. Belki de kaybettiği şeylerin ondan sonra sürebilecek başka hayatları olabileceğini düşünemiyordur. Hazinelerini kendisiyle birlikte yok etmek, bu sebeple, Sardanapalus’un gözünde onlar için mümkün olan tek sondur. Sahip oldukları olmadan kim olacağını bilemeyen birinin, sahip olduklarının da onsuz var olabileceğini kabullenmesi mümkün değildir.

Gramsci’nin düşüncesi tam da burada tabloyu 19. yüzyıldan bugüne taşır. İçinde yaşadığımız düzen bize yalnızca ne satın alacağımızı değil, neyin başarı, neyin güç, hatta neyin arzu edilmeye değer olduğunu da öğretebilir. Üstelik bunu öylesine sessiz yapar ki sonunda bu arzuları tamamen bize ait sanırız. Belki de The Death of Sardanapalus’un bugün hâlâ bu kadar çarpıcı olmasının nedeni, sahip olma arzusunu en uç ve korkunç hâliyle göstermesidir. Sardanapalus’un dünyası yanarken geriye bıraktığı soru ise oldukça basit ama cevaplaması zordur: Sahip olduklarımızın ne kadarını gerçekten kendimiz istediğimiz için, ne kadarını bize istememiz gerektiği öğretildiği için isteriz?



En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin