Art_TV_Banner_728x90px.jpg

Üslup ve Tekniğiyle Nezih Çavuşoğlu | Yazan Yasemen Çavuşoğlu

Sanat dogmatik bir aşktır. Renkler ile doğarsın, doğayı bir başka görürsün, insanı bir başka seversin. Sanat ruhun gıdası derler ya hani… Havayı bir başka solursun. Sonradan olmaz, olsa bile kısa bir flört olur; gelir ve gider…

‘’Bir insan hayatının bir döneminde, ‘Ben sanatçı olacağım’ diye ortaya çıkamaz, o anca hobi olur. Sanatçı, sanat ile doğar.’’ diyor Nezih Çavuşoğlu.

1959 yılında İstanbul’da doğdu. Boya sektöründe hizmet veren bir aileye mensup olarak büyüdü. Vazgeçemediği sanat aşkını 13 yaşında artık iliklerine kadar hisseden Nezih Çavuşoğlu, renklerle uyanıp, renklerle rüyalara dalmaya başladı ve o yaşta ressam olmaya karar verdi.

Ortaokul ve lise eğitimini İsviçre’de tamamlayan Çavuşoğlu’nun, bu yeteneğini lise öğretmeninde keşfetmesi artık bu serüvende hayallerin, gerçek olabileceğini adım adım hissettirir. Nihayet lise bitince Academie des Beaux-Arts kazanan sanatçı Paris’te pek çok ressamın da atölyelerini ziyarette bulunur. Bu ziyaretlerden biri de dünyaca ünlü heykeltıraş Aldo Mondino olunca Çavuşoğlu’nun keyfi de bir hayli yolundadır, lakin Türkiye’de durumlar ailesi açısından pek de bu yönde karşılanmaz. O dönemin Türkiye’sinde ressamlık kariyerine bakınca, resim alıcısı yok denecek kadar az, sanat bilinmiyor, geleceği adına da ailesi sanat okumasına şiddetle karşı çıkıyor. Durum böyle olunca üzerine vazife düşen sanatçı ne yardan geçer ne de serden..

Uğruna fedakârlık yapamayacağını anlayan sanatçı, rotayı Amerika’ya çevirir ve New England College’de ailesi için, pazarlama, kendi içinde görsel sanatlar eğitimi alır. Pazarlama uzak bir konu değildir, yaratıcılık ister ve bu eğitimleri onu ileride Kristal Elma Ödülü’ne kadar götürür. Görsel Sanatlar Resim Bölümü’nde ise büyük usta Tomie dePaola’nın talebesi olur, sanatçı üzerinde çok büyük etki bırakır ve renk teorisi konusunda uzmanlaşmasını sağlar. İsviçre ve Amerika’da pek çok karma sergiye katılır fakat uzaklardan bir ses gelir…

Ailenin sanayici yönü baskın çıkar ve 1981 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yapan sanatçı boyalar içinde bir dünyaya tekrar dönüş yapar. Lakin tek bir sorun vardır, bu boya yağlı boya değildir. Evin köşesinde, mutfakta köşe bucak, küçük küçük tablolar yapmak artık onu tatmin etmemeye başlar.

İstese de istemese de, sanattan kopamayan sanatçı bu dönem kazancının büyük bir kısmını resim toplamaya yatırır ve ileride Yahşi Baraz’ın Resmin Patronları yazısında, 60-70 kişiden biri olarak anılmaya başlar. Koleksiyoner olma yönü belki de bir başkaldırıdır. ‘Yapamıyorsam alırım.’ der adeta ama sanattan kopmaz, kopamaz…

‘‘Her şey bir tarafa ben ressamım.’’ der ve sanayii şirketinden ayrılır. ‘‘Kimse artık beni tutamaz.’’ deyip, 43 yaşında profesyonel ressamlığa adımı atar.Röportajımız esnasında Marcus Graf ile bugünlerde yaptığı bir söyleşiden bahsederken ‘’Bir sanatçının temel öğelerinden biri de buluş yapmaktır ve ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü ben buluş yapmış bir sanatçıyım.’’ diyor Çavuşoğlu.

Antik, yıpranmış bir görünüm verdiği tuvallerinde adeta çatlamışlık hissi yaratan, tuvallerle olan savaşında arka fon ve ön fonu kontrolsüz organa benzetip, zamanlama ve süre ile renklerin adeta sanatsal kontrolünü ele geçiriyor. Romen rakamlarıyla bizi kah Bizans, kah Selçuklu, kah Hattat’dan esinlenmelerle kültürler arası savaşını, batı gözüyle bu coğrafyaya olan hırçın sevgisiyle gösteren sanatçı. Sanat acayip bir şey dedirtiyor.


 
Hele bir de Stripe (Şerit) serisi var ki, orada Nezih Çavuşoğlu’nun denize olan, atölyesinden birinin neden Bodrum’da olduğunu bize açıklayan bir dizi renk armonileri. Bu renkler denizden geliyor elbet. Maviler, yeşiller ve bir güneş sarısı içindeki kırmızılar al al bize ‘Hadi koş denize.’ dedirtiyor adeta. Deniz melankolidir, deniz başkaldırıdır, deniz o ruhu Çavuşoğlu’nun tuvallerine yansıtandır. Tuvale derinden bakınca alt yapıda bir kavga; yırtıklar bunlar yaralarıdır, yaşanmışlıklarıdır. Nezih Çavuşoğlu’nun bize bunları adeta sanki sezon bitmiş, bir sandal kenara çekilmiş, iskelede insan seli kalmamış ama köşede bir Coca Cola şişesi paslanmış.. ‘Orada bir yaşanmışlık var ve bunun tek şahidi de Deniz.’ dedirtiyor…

‘’Toprak insana, üzerimdeyken rahatsın huzur içindesin.’’ der lakin deniz öyle mi?… ‘’Gün olur başıma kadar mavi, gün olur başıma kadar güneş, gün olur deli gibi dalgalarım var.’’ der. Denizlerin sahibi Poseidon gibi hırçın, denizde bütün gücüyle can yeleğine sarılan bir adam gibi, tuvaline sarılmış denizden gelen bir sevdanın resmedilişidir adeta gördüğümüz renk armonisi. Nezih Çavuşoğlu, ‘’Ekavart Gallery benim galerim ve Türk sanatına ciddi hizmetler veren bir ekibe sahip sayın İnci Aksoy. Galeri açısından eksiğimiz olan şu zamanlar da kâr amacı gütmeyen bu tarz kurumlar lazım.’’ diyor ve son olarak şunu ekliyor. ‘’Bugün gururla müzelerin açılışını izliyoruz, bunlardan biri de sayın Erol Tabanca’nın Eskişehir’de açacağı müze. Büyük isimlerin sanata destek veriyor olması, gençlere olan inancımız açısından hepimizi yüreklendiriyor.’'

Sevgili Nezih Çavuşoğlu’nun sanatını size, benim kalemimden anlatabildiysem ne mutlu bana…



Yazı: Yasemen Çavuşoğlu
 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız