Edirne Bienali: Kamusal Alanda Kesişen Hafızalar ve Mekânsal Eşikler

İhsan Sarıyer

21 saat önce

Kapak: Serhat Kiraz, İpekyol, 2026 - Meriç Köprüsü

Edirne Bienali’ni ilk kez bundan yaklaşık beş ay önce bir röportaj için gittiğim, o günlerde 50. yılını kutlayan Maçka Sanat Galerisi’nde sanatçıyı beklerken galerinin direktörü ve Edirne Bienali’nin koordinatörü Didem Çapa’dan duymuştum. Her zamanki kararlılığıyla bienalden bahsederken heyecanımı hissetmiş olmalı ki önündeki ekranı açıp projeyi sunmaya başladı. Ben o gün Maçka Sanat Galerisi’nden, hiç gitmediğim bir kente aşina olarak ve kapsayıcı bir bienal modelinin yaklaştığına dair güçlü bir hisle ayrıldım. İlerleyen dönemde genişleyen çoklu küratör yapısı, paydaş ağı ve açık çağrı süreci de bu hissimi doğruladı.

Bu yıl ilk kez düzenlenen Edirne Bienali, 21 Mayıs - 28 Haziran 2026 tarihleri arasında “Köprüler” başlığıyla izleyiciyle buluşuyor. “Köprüler”, yüzeysel bir metaforik çağrışımın ötesinde, Edirne’nin tarihsel ve kamusal yapıları olan köprülere referans vererek kenti yalnızca fiziksel geçişlerin değil, aynı zamanda tarih, kültür ve hafızanın kesiştiği bir zemin olarak ele alıyor. Dolayısıyla ilk edisyondan bekleneceği üzere, Edirne’nin uzun tarihsel sürekliliği içinde biriken farklı kültür izleri; şehrin mimari dokusu, nehirleri ve sınırda konumlanan yapısı üzerinden kent belleğine dair yeni okumalar öneriyor.

Edirne Bienali’nin arka planında, pek rastlamadığımız bir biçimde çeşitli kurum ve çevreleri aynı zeminde buluşturan kolektif bir yapı öne çıkıyor; T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği, Edirne Belediyesi, Trakya Üniversitesi, Resim Heykel Müzeleri Derneği ve Yaratıcı Çocuklar Derneği’nin katkılarıyla gerçekleşen bienal, açık çağrı süreciyle birlikte daha kapsayıcı bir yapı kuruyor.

Didem Çapa koordinatörlüğünde Atilla Güllü, Coşar Kulaksız, Deniz Erbaş, Fırat Arapoğlu, Ozan Bilgiseren, Görkem Kızılkayak, Gu Zhenqing, Songül Güneş Gültekin ve Yasemin Bay’dan oluşan küratöryel ekip, çok sesli bir yapıyla her mekânda farklı anlatı ve yaklaşımlara alan açıyor. 23 ülkeden 213 sanatçıyı bir araya getiren bienal, Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı, Devecihan Kültür Merkezi, Karaağaç Gar Binası, Meriç ve Tunca Köprüleri, Eski Elektrik Fabrikası, Meriç Köprübaşı İstasyon Binası, Eski Vali Konağı ve Tarihi Gümrük Karakolu gibi kentin kamusal etkileşime açık,  sembolleşmiş mekânlarında izleyiciyle buluşuyor.


Didem Çapa

Edirne Bienali Koordinatörü Didem Çapa: “2014 yılında ilk kez Edirne’ye geldiğimizde, Yaratıcı Çocuklar Derneği ile birlikte çocukları sanatçılarla buluşturan bir etkinlik gerçekleştirmiştik. Bugün Bienal kapsamında kullandığımız birçok mekânı o dönemde de sergilere, performanslara ve dinletilere açmıştık. O ziyaretimde yüreğimi Edirne’de bıraktım. Şimdi ise çok daha büyük bir organizasyonla yeniden buradayız. Yaratıcı Çocuklar Derneği ve Resim ve Heykel Müzeleri Derneği iş birliğinde, sevgili dostum Gönül Nuhoğlu ile birlikte Edirne Bienali’ni tasarladık.

Küçük Prens’in söylediği gibi: ‘İnsan emek verdiğini sever.’ O, gülünü bu yüzden seviyordu. Biz de bu bienali yerel yönetimlerin tümünün desteğini almadan başlatmak istemedik. Çünkü o durumda bu yalnızca bizim bienalimiz olurdu. Bugün ise bu, hepimizin bienali.

Edirne Bienali’ni bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleriyle; Edirne Valiliği, Edirne Belediyesi, Trakya Üniversitesi, Edirne İl Kültür Müdürlüğü, dört müze, on sanat galerisi, beş üniversite ile çok sayıda dernek ve vakfın katkılarıyla gerçekleştiriyoruz.

Köprüler hiçbir zaman yalnızca bir noktadan diğerine geçiş sağlayan yapılar olmadı; aynı zamanda karşılaşmaların, etkileşimlerin ve buluşmaların merkezinde yer aldılar. Biz de bu bienali, çoklu bir varoluş alanında yeni karşılaşmalar yaratmak, yeni buluşmalara zemin hazırlamak ve hepimizin zihninde yeni pencereler açmak amacıyla tasarladık.

Ana mekânımız olan Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı, İpek ve Baharat Yolu üzerinde yer alan, 16. yüzyılın çok önemli yapılarından biri. O dönemde Çin’den Avrupa’ya uzanan bu büyük yolculukta insanlar yalnızca ticari mallar taşımadılar; aynı zamanda kültürlerini, düşüncelerini ve yaşam biçimlerini de beraberlerinde taşıdılar. Daha barışçıl bir dünyada yaşayabilmek için birbirimizin kültürlerine ve duruşlarına saygı göstermemiz gerekiyor. Bu da ancak birbirimizi anlamakla mümkün olabilir ve sanat bunun en güçlü ifade biçimlerinden biridir.

Çok kısa bir zaman dilimi içinde, yüzlerce insanın emeğiyle şekillenen Edirne Bienali’nin; Baharat ve İpek Yolu’nun başlangıç noktası olan Çin’den Kanada’ya uzanan geniş bir sanatçı yelpazesiyle gerçekleşmesinden büyük mutluluk duyuyoruz. Kurulan yeni köprülerin Edirne’yi yerelden evrensele taşıyacağına ve kentin çağdaş sanat açısından önemli bir merkez hâline geleceğine inanıyorum.”


Gönül Nuhoğlu, Köprüsüz Yapı, 2026, Tunca Köprüsü

İhsan Sarıyer: Tunca Nehri üzerinde izleyiciyle buluşan “Köprüsüz Yapı” adlı eseriniz, sınır kavramını görünmez veri akışları, gözetim mekanizmaları ve “aracılanmış algı” üzerinden yeniden tartışmaya açıyor. Hem bu çalışmanızın kamusal mekândaki konumu hem de Edirne Bienali paydaşlarından Resim ve Heykel Müzeleri Derneği’nin Başkanı olarak üstlendiğiniz rol üzerinden düşündüğünüzde, Edirne Bienali’nin kent belleği, kamusal alan ve çağdaş sanat arasında nasıl bir karşılaşma üretebileceğini öngörüyorsunuz?

Gönül Nuhoğlu: Köprüsüz Yapı ile çıkış noktam, sınır kavramını yalnızca fiziksel bir çizgi ya da coğrafi bir ayrım olarak değil, görünmez ilişkiler ağı olarak düşünmekti. Günümüzde sınırlar çoğu zaman duvarlar, tel örgüler ya da kontrol noktaları üzerinden değil; veri akışları, gözetim sistemleri, algoritmalar ve erişim mekanizmaları aracılığıyla işliyor. Köprüsüz Yapı adlı mekâna duyarlı artırılmış gerçeklik yerleştirmesi de bu görünmezliği görünür kılmaya çalışıyor.

Çalışmayı dijital bir yapı olarak kurgulamamın nedeni de tam olarak bu. Günümüzün sınırları giderek maddesizleşirken, artırılmış gerçeklik teknolojisi görünmez olanı mekân içinde yeniden deneyimlenebilir hale getirme imkânı sunuyor. İzleyicinin karşılaştığı şey fiziksel bir köprü ya da engel değil; varlığı hissedilen fakat dokunulamayan, görünür fakat erişimi aracılanmış bir eşik. Bu durum benim için günümüz hareketlilik rejimlerinin güçlü bir metaforu.

Edirne ise bu tartışma için son derece anlamlı bir kent. Tarih boyunca farklı kültürlerin, inançların, ticaret yollarının ve göç hareketlerinin kesişim noktası olmuş bir şehir. Kentin belleğinde geçiş, karşılaşma ve sınır kavramları zaten güçlü biçimde mevcut. Bu nedenle çağdaş sanatın burada yalnızca eserlerin sergilendiği bir alan değil, kentin tarihsel ve kültürel katmanlarını yeniden düşünmeye açan bir araç olabileceğine inanıyorum.

Resim ve Heykel Müzeleri Derneği Başkanı olarak da bienalin kentle kurduğu ilişkiyi önemsiyorum. Bienalin yalnızca sanat çevrelerine hitap eden geçici bir etkinlik olmasından çok, kamusal alanı yeniden okumaya, kent sakinlerinin yaşadıkları çevreye farklı gözlerle bakmasına ve yeni karşılaşmalar üretmesine katkı sağlamasını değerli buluyorum.

Çağdaş sanatın en önemli işlevlerinden birinin kesin cevaplar vermek değil, yeni düşünme alanları açmak olduğunu düşünüyorum. Edirne Bienali'nin de kent belleği, kamusal alan ve güncel toplumsal meseleler arasında böyle bir karşılaşma zemini yaratma potansiyeline sahip olduğuna inanıyorum. Eğer bir izleyici bienal sonrasında her gün geçtiği bir köprüye, bir meydana ya da bir nehre farklı gözlerle bakmaya başlıyorsa, sanatın dönüştürücü gücü devreye girmiş demektir.


Edirne Bienali küratörlerinden Songül Güneş Gültekin ile "Köprüler" temasına yaklaşımını ve Meriç Köprübaşı İstasyon Binası'nın küratöryal pratiğine etkilerini konuştuk.

Songül Güneş Gültekin

İhsan Sarıyer: Bienalde “köprü” fikrini yalnızca birleştiren bir yapı olarak değil, arada kalan boşluk, eşik ve duraksama hâli üzerinden okuyan bir yaklaşım kuruyorsunuz. Bu okuma, köprüyü bir çözüm ya da bağlantı nesnesi olmaktan çıkarıp daha varoluşsal bir alana taşıyor; bu alanın sizin küratöryel yaklaşımınızda nasıl çalıştığını biraz açar mısınız?

Songül Güneş Gültekin: Bir köprünün varlık koşulu boşluktur aslında. Köprüler işlevlerini bir uçurumdan, bir yarılmadan, bir ayrılıktan alırlar. Bienal teması üzerine düşünürken beni merkezine çeken düşünsel kıvılcım da bu boşluğun ihtimallerini eşelemekti. Yarılmış, çökmüş, aşınmış ve öte olmuş olana bakmadan, onunla yüzleşmeden köprülerle temastan bahsedemeyiz. Benim için köprü fikri tam da bu nedenle bir bağlanma jestinden önce bir fark etme ve yüzleşme pratiğine işaret ediyor. Çünkü bence esas mesele, öte olana ulaşmaktan çok iki kıyının neden birbirinden ayrıldığını görebilmek.

Köprü fikrini ontolojik bir düzlemde, boşluk ve yüzleşme ekseninde düşünmeme neden olan itki ise bir süredir araştırma alanım hâline gelen hiper-modern yaşamın birey üzerindeki içsel ve dışsal etkileri üzerine çalışıyor olmamdı. Çağdaş öznenin boşlukla ilişkisinin giderek zayıfladığını, aidiyetsizlik duygusunun her geçen gün derinlik kazandığını biliyoruz. Günümüz öznesi neredeyse her anını doldurmak, her deneyimi üretkenliğe dönüştürmek ve her kırılmayı hızla onarmak zorunda hissediyor. Byung-Chul Han’ın işaret ettiği gibi, yaşadığımız çağ olumsuzluğu dışlayan bir olumluluk rejimi üretiyor; eksiklik, yas, kırılganlık, başarısızlık ve duraksama giderek meşruiyetini kaybediyor. Oysa insanın kendisiyle ve ben-dışı olanla kurduğu en derin ilişki çoğu zaman tam da bu yarıklardan, açıklıklardan ortaya çıkıyor.

Meriç Köprübaşı İstasyon Binası, Genel Görünüm

Bu noktada Hartmut Rosa’nın “rezonans” kavramı da önemlidir. Dünyayla gerçek bir temas kurabilmek için öznenin önce durabilmesi, dinleyebilmesi ve etkilenebilmesi gerektiğini savunur. Sürekli hızlanan, otantikliğinden kaçan, çatlağını makyajlayan özne yalnızca çevresel değil, içsel dünyasında da yabancıdır.

Buradan hareketle Köprüler başlığı bu sergide, geçişten önce yeniden oluşun ve ihtimallerin metaforu olarak belirirken, boşluk ise yokluğun içinden varlığa açılan bir imkân olarak konumlanıyor.

Sergide yer alan çalışmalar, boşluğun ve eşikte kalma hâlinin farklı tezahürlerini görünür kılıyor. Francesco Albano'nun bedenlerinde baskının ve kırılganlığın izleri belirirken, İsmet Doğan öznenin kendi imgesiyle kurduğu mesafeyi araştırırken “Kök(en)” başlıklı çalışması zamanın ve belleğin katmanlarını çukur aynada bir araya getirirken; Mehmet Ali Uysal'ın işleri yaralanma ile dönüşüm arasındaki ince çizgide dolaşıyor. Erdil Yaşaroğlu'nun figürü ise taşıdığı ağırlıkla, gündelik hayatın çoğu zaman görünmez kalan yüklerini anıtsal bir görünürlüğe dönüştürüyor. Eda Çekil ve Jyll Bradley'nin çalışmaları da hafıza, kayıp ve geçirgenlik etrafında yeni karşılaşma alanları açıyor. Farklı yönlerden hareket etseler de bu işler, tamamlanmış cevaplar sunmaktan çok, boşluğa, kırılganlığa ve dönüşüm ihtimaline alan açarak bienalin düşünsel çerçevesini çoğaltıyor.

İhsan Sarıyer: Meriç Köprübaşı İstasyon Binası gibi güçlü bir tarihsel hafızaya sahip bir mekânda çalışmak, serginin düşünsel kurgusunu nasıl etkiledi? Mekânla seçki arasında nasıl bir ilişki kurmayı hedeflediniz?

Songül Güneş Gültekin: Mekânı ilk ziyaret ettiğimde hissettiğim şey oldukça güçlüydü: Sanki serginin kavramsal çerçevesi çoktan mekânsal bir forma bürünmüş gibiydi. Arada kalmışlık, belirsizlik, kesinti ve bedensel izler… Bunların tümü yapının dokusunda zaten mevcuttu. Bazı mekânların belirli sorularla akraba doğduğunu düşünüyorum. Bu istasyon da “arada olma” deneyimiyle akraba. Varlığında hep bir müphemlik taşımış; ne tamamen varışa ne de bütünüyle yolculuğa ait.

Bu mekânda sergi yapmak, bir anlamda onun hafızasına kulak vermekti. Yapıtları yerleştirmeden önce binanın kendi anlatısını anlamaya çalıştım. Yarım kalmış bir bağlantının üzerine kurulmuş, tarih boyunca farklı anlamlarla yüklenmiş ve arşivlerde dahi parçalı izler bırakan bu yapı, serginin temel meseleleriyle güçlü bir rezonans kuruyordu.

Francesco Albano, Study of Apoxyomenos Carioca, 2021

Bu nedenle mekânı serginin taşıyıcısı olarak değil, katılımcılarından biri olarak düşündüm. Yapıtlar bu yapının içine yerleştiğinde, sanatçıların ele aldığı yarıklar, eşikler, kayıplar ve dönüşümler, mekânın tarihsel ve varoluşsal katmanlarıyla diyalog kurmaya başladı. Sergi de tam bu karşılaşma alanında şekillendi.

Meriç Köprübaşı İstasyon Binası sıradan bir tarihî yapı değil. 1915’teki sınır düzenlemesiyle Karaağaç’ın Bulgaristan’a bırakılması sonucunda Edirne demiryolu bağlantısını kaybediyor ve istasyon bu kopuşu telafi etmek amacıyla inşa ediliyor. Bir köprünün hemen yanında, bir köprüye ulaşabilmek için yapılan bir istasyon. Lozan Antlaşması sonrasında Karaağaç’ın Türkiye’ye bırakılması ise bu coğrafyaya özgün bir sınır deneyimi kazandırdı. Nehir, köprü ve sınır arasındaki ilişki burada yalnızca coğrafi değil; tarihsel, politik ve sembolik bir karakter taşıyor.

Bienalin “Köprüler” başlığıyla bu yapının karşılaşması benim için tesadüfi değildi. Çünkü bina da tıpkı sergideki işler gibi tamamlanmış bir hikâye anlatmıyor. Aksine, eksik kalmış bağlantıların, yer değiştiren aidiyetlerin ve sürekli yeniden yazılan hafızaların taşıyıcısı olarak varlığını sürdürüyor. Belki de bu nedenle sergi burada yer almak yerine, sanki uzun zamandır zaten burada bekliyormuş hissi yaratıyor. Bu mekân, bienalin yalnızca ev sahibi değil; düşünsel ortaklarından biri hâline geliyor.


Bienal mekânlarından Deveci Han, Attila Güllü küratörlüğünde dokuma geleneği ile çağdaş sanat arasındaki kesişime odaklanan bir seçkiye ev sahipliği yapıyor.

Attila Güllü

İhsan Sarıyer: Son yıllarda tekstil temelli sanatların çağdaş sanat içinde küresel anlamda yeniden görünür hâle geldiğini görüyoruz. Sizce bu yönelimi yalnızca estetik bir yakınlıkla mı açıklamak gerekir, yoksa dokumanın taşıdığı kültürel hafıza ve üretim biçimi de burada belirleyici bir rol oynuyor mu?

Attila Güllü: Küresel bağlamda çağdaş sanatlar alanında dokuma/lif sanatının görünürlüğünün arttığı doğru bir tespit. Bence ana neden dokuma/lif sanatının plastisite ve ifade açısından sunduğu sonsuza yakın olanaklardır. Tabii ki yerellik, öznellik, hafıza, kültürel kimlik, aidiyet, insanlık tarihiyle koşut bir derinliğe sahip olması da esin ve ilham zenginliği sunuyor. Daha önceleri zanaat olarak nitelendirilip sanatsallığı görmezden gelinen dokuma/lif sanatının "kabul"unu ivmelendiren etmenlerin başında Bauhaus ekolünün zamanla artan saygınlığı ve kadın emeğinin/hak hareketinin yükselmesi diye düşünüyorum. Pek bahsi geçmeyen başka bir niteliği de insanlığın ilk "piksel" deneyimi olduğu gerçeğidir.

Devecihan Kültür Merkezi

İhsan Sarıyer: Dokuma ve lif temelli işleri, geçmişte defterhane ve hapishane olarak kullanılmış, bugün ise sergi mekânına dönüşen Devecihan gibi katmanlı bir hafızaya sahip bir yapıda bir araya getiriyorsunuz. Bu tarihsel dönüşümün, sergileme pratiği ve izleyicinin eserlerle kurduğu ilişki üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Attila Güllü: Çağdaş bir dokuma/lif sanatı sergisinin son derece etkileyici, tarihi bir mekân olan Devecihan’da sergilenmesinin oldukça güçlü ve dramatik bir simgesel değeri olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın ortak geçmişinde ve kendi toplumumuzda bu kadar derin ve önemli bir yaşama pratiğinin çağdaş sanat yorumlarının bu tarihî mekânda sergilenmesi, geçmiş, bugün ve geleceğe dair enfes bir akışın ve olması gerekenin vurgulanmasıdır. Güncel beğenimize yönelik çağdaş dokuma sanatı eserleri atalarına, yani yüzlerce yıl önce Devecihan’a kervanlarla taşınan dokumaların hatıralarına selam çakıyorlar. Dolayısıyla eşsiz bir estetik sinerji ve çok katmanlı bir deneyim ortamı yaratıldığını düşünüyorum. Dilerim buradan esinle ülkemizdeki birçok tarihî ortamın bakımı yapılarak çağdaş sanatlarla (yani günümüz ve gelecekle) bağlantısı kurulup küresel sanatsal odakların ilgi ve dikkatini çekmesi sağlanır.


Edirne Bienali'nin bağımsız sanatçılar, akademisyenler, lisans ve lisansüstü öğrenciler gibi çeşitli sanatçı profillerinin katıldığı açık çağrısına 609 sanatçı başvurdu. Didem Çapa, Prof. Dr. Baybora Temel, Prof. Dr. Mehmet Emin Kahraman, Prof. Dr. Halis Ozan Bilgiseren ve Doç. Dr. Ebru Nalan Sülün’den oluşan jüri tarafından değerlendirilen başvurular neticesinde yaklaşık 50 sanatçının eserleri Karaağaç Gar Binası başta olmak üzere çeşitli bienal mekânlarında izleyiciyle buluştu.

Gülşah Sözbir, Büyükaltıağaç Köyü, 2024

­­­­­­­­­­İhsan Sarıyer: Edirne’de yaşayan ve üretimini kentin kırsal yaşamı üzerinden şekillendiren bir sanatçı olarak, Edirne Bienali’ne açık çağrı süreciyle dahil olmanız sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Bienalin özellikle genç sanatçılar ile kent arasında nasıl bir etkileşim alanı yaratabileceğini düşünüyorsunuz?

Gülşah Sözbir: Edirne’nin köylerinde doğup büyümüş, eğitimine merkezdeki Güzel Sanatlar Lisesi’nde devam etmiş ve sonrasında yükseköğrenim sebebiyle Ankara’ya yerleşerek üretimlerine orada devam etmekte olan genç bir sanatçıyım. Yıllar sonra sanat pratiğimin oluşmaya başladığı bu şehre, ilk kez düzenlenen Edirne Bienali’ne açık çağrı yoluyla seçilerek geri dönmek benim için gurur vericiydi. Üretimlerinde Edirne’ye ait mikro anlatıları ve kentin tarihsel hafızasını gravür baskı tekniği gibi çeşitli teknikler üzerinden işleyen genç bir sanatçı olarak, bu seçkide yer almayı çok anlamlı buluyorum. Açık çağrı yoluyla başvurup bienale kabul edilmek, akademisyenler, kıdemli isimler ve uluslararası sanatçılarla aynı platformda bir araya gelmek, sanat alanında ilerleyen genç bir sanatçı olarak benim için büyük bir şans. Bu doğrultuda yeni fikirlere alan açan jürimize teşekkürü bir borç bilirim.

Bienal kapsamında sergilenen ve doğup büyüdüğüm köyün ismini taşıyan “Büyükaltıağaç Köyü” adlı eserim, bölgenin mikro anlatıları ve mitleri üzerinden şekillenmektedir. Edirne Bienali’nde eserimin sergilenmeye değer görülmesinin benim için anlamı, çalışmamın yuvaya geri dönüşü ve kendi mekanını bulmasıydı.

Her kuşağın kente bakışı ve tarihsel döneme göre anlatıları ele alış biçimi farklılık gösterebilir. Edirne’nin tarihi dokusuna ve geçmişine, genç sanatçıların bakışına ve üretimlerine yer verilmesini onların görünürlüğü ve deneyimi açısından çok kıymetli buluyorum. Ne kadar usta sanatçılarımız olsa da genç kuşaklara da alan tanınması, bizim gibi bu yolda ilerlemeye çalışan gençler için çok önemli. Bu doğrultuda Edirne Bienali’nde her ülkeden, her yaştan ve sanatın her alanından kıdemli veya genç isimlere yer verilmesinin, aslında birçok farklı bakışı izleyicilerle, sanatseverlerle buluşturmayı ve onları desteklemeyi amaçladığını düşünmekteyim.


Bienalin en belirleyici unsurlarından biri, çoğu Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinden oluşan yaklaşık 150 kişilik gönüllü ekibi oldu. Gönüllüler, bienalin kurulumundan günlük akışına, mekânlar arası koordinasyondan izleyici yönlendirmelerine kadar birçok noktada aktif sorumluluk alarak bienalin sahadaki sürekliliğini mümkün kıldı.

İhsan Sarıyer: Bienalin farklı mekânlarında aktif rol alan gönüllü ekip içinde yer almak sizin için nasıl bir deneyimdi? Sahadaki bu yoğun akış içinde sizin açınızdan en akılda kalan karşılaşmalar neler oldu?

Edirne Bienali Gönüllülerinden Trakya Üniversitesi Şehit Hasan Rıza Güzel Sanatlar M.Y.O Grafik Tasarım Programı Öğrencisi Deniz Özaslan: "En akılda kalan karşılaşmalar biraz da bienalin sınırlarını görünür kılan anlardı sanırım. Bir yandan gerçekten merak edip gelen insanlar vardı ama bir yandan da Edirne’de kültür-sanat etkinliklerinin hâlâ belli çevrelerle sınırlı kaldığını görmek düşündürücüydü. Bazı mekânlarda insanlar içeri girmeye çekiniyor ya da “bize göre değil” gibi bakıyordu. Bence bu biraz daha genel bir mesele; kültür-sanat herkes için ulaşılabilir bir şey gibi görünmüyor hâlâ.

Gönüllü ekip içinde ise ciddi bir emek vardı. Yaklaşık 150 öğrencinin farklı sorumluluklarla bir arada üretmesi, bir koordinasyon içinde hareket etmesi önemliydi bence. Çünkü bu tarz kültürel organizasyonlar biraz da kolektif emekle ayakta duruyor. Sahada bunu doğrudan görmek de insanın meseleye bakışını değiştiriyor biraz."

 

Yazı ve Fotoğraflar: İhsan Sarıyer

Paylaş:


Yorum yapmak için tıklayın

Diğer Yazıları

bir ay önce

Rabia Güreli ile CI Bloom 5. Edisyonuna Bir Bakış

2 ay önce

Av. Pınar Sönmez’le Fikrî Mülkiyet ve Sanat Hukuku Odağında Yapay Zekâ

3 ay önce

Semiha Berksoy’un Boyutlar Arası Dünyası: Öykü Özsoy Sağnak ile ‘Tüm Renklerin Aryası’ Üzerine

4 ay önce

Neslihan & Derin Demircioğlu ile "Nokta: Evrende Bir İz" Üzerine

5 ay önce

Şevval Konyalı ile Nesnenin Hafızası

En Çok Okunanlar