Sadeliğin yarattığı erişilebilirlik duygusu, insanların düştüğü en büyük tuzaklardan biridir. Bazen sade ve net bir ürünün sembolize ettiği derin anlamı algılayamamak insanın kibrindendir. Çünkü beynimiz, ancak ve ancak karmaşık görünenin kayda değer manalar taşıyabileceğine kendisini inandırmıştır. Bu sebeptendir ki, çağdaş sanat eserlerine maruz kalan herkes en az bir kere "Bunu ben de yaparım." demiştir. Bu cümleyi bize söyleten dürtüye "Rothko Etkisi" denmektedir.
Rothko Etkisi, bir ürün ne kadar sade ise, yapımının da o kadar basit olduğunu varsaymamıza sebep olan durumdur ve adını ünlü sanatçı Mark Rothko’dan almasının sebebi, kendisinin modern sanatın gidişatını kökünden değiştirecek kadar aşırıya kaçan bir soyut dışavurumcu olmasıdır. Eserleri ilk bakışta öylesine sade ve basit gözükür ki, insan görmekte olduğu sanat eserinin büyüklüğünü algılayamaz. Fakat o eserlerin her biri, renklerin büyüsünü kullanarak Rothko’nun bütün acılarını taşımaktadır. Yani "Bunu ben de yaparım." diye düşündüğümüz bir eser aslında acılarla dolu koca bir yaşamı barındırmaktadır. Onun amacı karmaşık duyguları olabilecek en sade şekilde, gösterişten uzaklaşarak izleyicisine hissettirebilmektir ve bu uğurda ömrünü merak ettiği o sorunun peşinden giderek harcamıştır: Bütün fazlalıkları resimden atarsak, geriye kalan saf bir duygu yoğunluğu olabilir mi?
Görünenin Ardındaki Sır Perdesi
Bazı eserler vardır ki sanatçısının ruh halini anlamadan tam olarak anlaşılamaz. Bazı sanatçılar vardır ki ruhunun katmanları teker teker açığa çıkarılmadan anlaşılamaz. İşte Mark Rothko da hem sanatçı kimliğiyle hem de eserleriyle, buz dağının görünen tarafını aşmadan anlaşılabilecek bir sanatçı değildi. Ulaştığı üst düzey sadelik, ruhunun ve zihninin yıllarca ona yaptığı işkencelerin son noktası gibiydi. O birkaç fırça darbesiyle, kısa bir sürede yapılmış gibi duran renk blokları; Amerika’ya göçmüş Yahudi bir çocuğun vatan özlemini, Yale Üniversitesi’ni yaşadığı ırkçılıklar yüzünden bırakmak zorunda kalan bir gencin öfkesini, fakirlikle boğuşan bir adamın ızdırabını ve babasını kaybeden bir evladın sessiz çığlıklarını barındırmaktadır. Belki de kısacık ömrüne sığdırdığı kalabalık acı yığını, onu bütün duygu patlamalarını ve bünyesini zehirlemekte olan susturamadığı düşüncelerini olabilecek en sade şekilde ifade etmeye itmiştir. Fazla fazla yaşadığı her travma, olabilecek en gösterişsiz şekilde fırçasından tuvale akmış ve bütün o yorgunluk nihai bir sonuca ulaşmıştır.
Mark Rothko, Siyah üzerine bordo, 1958
Sanatın İntihar Mektubuna Dönüşmesi
Rothko’nun sanat kariyeri, bir insanın ruhsal çöküşünün görsel haritası gibidir. Erken dönem eserlerindeki parlak sarılar ve turuncular, yerini zamanla koyu kırmızılara ve en nihayetinde bütün renkleri yutan grilere ve siyahlara bırakmıştır. Bu durum adeta, hayatı boyunca majör depresyonla mücadele eden Rothko’nun zihninin içine bir yolculuk niteliğindedir. Ruhu karadıkça, ona adeta yuva olmuş renklerden vazgeçerek, karanlığa bürünmüş ve siyah tonlarının ağırlıkta olduğu işlere kendisini hapsetmiştir. Fakat bu, sadece renk paletinin değişmesi kadar basit bir olay değildir; benimsediği karanlık sadece bir renk olmaktan öte, artık umudunun kalmadığına dair sessiz bir mesaj niteliğindedir. Nitekim bu karanlık dönem, 25 Şubat 1970 sabahı stüdyosunda kanlar içinde bulunmasıyla son bulmuş ve yerini sonsuz bir sessizliğe bırakmıştır. Onun intiharı ani bir kopuş olmaktan ziyade; geriye dönüp hayatına bakıldığında, neredeyse kaçınılmaz görünen bir kapanış sahnesi niteliğindedir. Ardında bir intihar mektubu bırakmayan Rothko’nun sanatı ise, birçok sanat tarihçisi ve psikolog tarafından yıllar boyunca tuval üzerine parça parça yazılmış bir veda mektubu veyahut açık bir intihar mektubu olarak okunmaktadır. Çünkü modern sanatın seyrini değiştirecek ve renkleri duyguları aktarmanın ilahi bir boyutu olarak görecek kadar zeki birinin, yıllar içinde renk paletini karartması tesadüf olamayacak kadar güçlü bir anlatımdır.
Mark Rothko, Untitled (Black on Gray), 1969-70, Tuval üzerine akrilik, 203.3 x 175.5 cm, Solomon R. Guggenheim Museum, New York Gift, The Mark Rothko Foundation
Varoluşsal Bir Analiz
Psikolojik perspektiften bakıldığında Rothko’nun sanatı bir katarsis yani duygusal boşalım niteliğindedir. Ancak bu katarsis, zamanla sanatçıyı iyileştirmek yerine, onu kendi trajedisinin içine daha çok çekmiş ve sonun başlangıcı olma görevini üstlenmiştir. Sanatın iyileştirici gücünü, eserlerini görme şansına erişebilen kişilere hediye etmiş, ölüm dürtüsüne karşı gelemeyerek canlılığın değil, yokluğun çekiciliğine yenik düşmüştür.
Belki de Rotho etkisinin en çarpıcı yönlerinden biri burada yatmaktadır. ‘Bunu ben de yaparım!’ diyen zihin, aslında şunu fark edememektedir: Rothko sadece resim yapmamaktadır, onun sanatı hayata tutunma mücadelesinin sembolik anlatımıdır. Onun sadeliği estetik bir tercih olmaktan ziyade, bir zorunluluktur. Fazlalıklar atılmıştır çünkü ruh, herhangi bir fazlalığı taşıyamayacak kadar yorgundur.
Ve görünenin ardındaki sır perdesi aralandığında geriye kalan şey şudur: Rothko, fırçasını bir bıçak gibi kullanarak ruhunun katmanlarını soymuş ve son katmana ulaştığında, orada kalacak gücü kendisinde bulamamıştır.
Yazı ve Fotoğraflar: İlayda Haydarpaşa
Renklerin Psikolojisi: Ruhun İtiraf Biçimi
Banksy: Görünmez Bir Sanatçının Psikanalizi
Floransa Sendromu: İlk Görüşte Sanat
Travma ve Yaratıcılık: Sanatçıların Psikolojisi
Yorumlar (1)
Sibel Yalçın
Çok teşekkürler İlayda hanım, bakış açımı değiştirdiniz.Yorum yapmak için tıklayın