İnsanları iyi ve kötü olarak iki sınıfa ayırmak, her birimizin düştüğü bir tuzaktır. İyi insanların dünyaya faydalı, kötü olanların ise yıkıcı işler yaptığı düşüncesi kafamızda dengeleyici bir güç yaratmaktadır. Adına medeniyet dediğimiz bu dengeleyici güç sayesinde, dünyayı daha yaşanılabilir bir yer olarak görerek kaosun içinde bir konfor yaratma eğilimindeyizdir. Oysaki insan, doğası gereği oldukça tehlikeli olabilme potansiyeli barındıran bir türdür. Sonuçta insanlığın binlerce yıldır soyunun tükenmemiş olmasının sebebi, yeri geldiğinde öldürebilen, yakabilen ve yıkabilen atalarımız değil mi? Yani bir insanın ahlaki değerlerden uzaklaşarak ‘kötü insanların’ yapacağını düşündüğümüz eylemleri gerçekleştirmesi sadece iyi ve kötü olmaktan öte, içinde bulunduğumuz durumla bağlantılıdır. Psikolog Zimbardo ve performans sanatçısı Abramović de birbirlerinden bağımsız bir şekilde de olsa, farklı mekanlarda ve zamanlarda temel bir sorunun cevabını araştırmıştır: Sıradan bir insanı bir zalime dönüştürmek mümkün müdür veyahut her insanın içinde halihazırda bir parça zalim bulunmakta mıdır?
Özgürlüğün yarattığı paralize edici gücün sorumluluğundan kaçmanın en kolay yolu otoriteye itaat etmektir. Otoriteye itaat etmek, kişiyi düşünmenin ağırlığından kurtardığı için varoluşsal krizlerin ilacı gibidir. Yaptığımız eylemlerin sorumluluğunu almak yerine “Ben sadece bana söyleneni yaptım!” demek, içimizdeki şeytan uyandığında hala bir melek olduğumuza inanabilmemiz için güzel bir kılıftır.
Stanford Hapisanesi Deneyi, 1971.
1971 yılında Stanford Üniversitesi’nin bodrum katında kurulan sahte hapishane, sadece kötülüğün hapsolduğu bir mekân değil, insanın sınırlarını zorlayan ve iyiyle kötü arasındaki ayrımın bulanıklaştığı bir laboratuvardı. Zimbardo, gazeteye verdiği ilan sonucu bulduğu ve yaptığı testler sonucunda “sağlıklı ve normal” olduklarına karar verdiği bir grup üniversite öğrencisini rastgele yöntemlerle mahkûmlar ve gardiyanlar olmak üzere iki gruba ayırmıştır. Fakat hiçbir şiddet emri verilmemesine ve gençlerin şiddet eğilimi bulunmamasına rağmen, gardiyanlar bir süre sonra rollerini benimsemeye ve mahkûmlara karşı sadistçe eylemler uygulamaya başlamışlardır. Öte yandan mahkûmlar, uygulanan psikolojik ve fiziksel şiddete karşı sessizleşip itaatin zehirleyici etkisine kapılırken, deneyi istedikleri anda terk etme hakları olan öğrenciler olduklarını unutmuşlardır.
Bu dönüşümün anahtarı psikolojide sıkça karşılaşılan “de-individuation” (kimliksizleşme) kavramından geçmektedir. Gardiyanlara takılan gözlükler ve giydirilen üniformalar, onların vicdanlarını sessizleştiren birer maske haline dönüşmüştür. Mahkûmlar da isimlerinden ve karakterlerinden uzaklaştırılarak birer numaradan ibaret objelere dönüşmüştür. 2 hafta sürmesi planlanan deney, açığa çıkan ön görülemez şiddet sebebiyle altıncı günün sonunda bitirilmiş ve ortaya çıkan sonuçlar deneyi tarihin en soluk kesen araştırması haline getirmiştir. Zimbardo’nun gözlemlerinden sonra ortaya çıkardığı gerçek oldukça nettir: İyilik ve kötülük salt karakteristik kavramlar olmaktan ziyade içinde bulunulan durumun ve o durumun kişiye atfettiği görevin ağırlığıyla şekillenen kavramlardır.
Zimbardo’nun kontrollü bir deneyle ortaya çıkardığı bu “durumsal canavarlaşma”, sanat dünyasında Marina Abramović’in 1974 tarihli “Rhtyhm 0” performansı ile çok daha ham ve tehlikeli bir boyuta ulaşmıştır. Abramović, bir galeride 6 saat boyunca hareketsiz duracağını akabinde masada duran 72 adet objeyle kendisine istenilen her şeyin yapılabileceğini ve bütün sorumluluğun kendisine ait olduğunu ifade etmiştir.
Marina Abramović, Rhtyhm 0, 1974
Başlangıçta seyircilerin çekingenliği dikkat çekerken, sanatçının gerçekten herhangi bir tepki vermediğini gözlemleyenler cesaretlenerek, toplumsal maskelerini bir kenara bırakarak ve içlerinde saklı tuttukları canavarı özgürleştirerek fantezilerine uygun objelerin yardımıyla sanatçıyla fiziksel iletişimlerine başlamışlardır. Saatler ilerledikçe kibar ve sevgi dolu eylemler yerini kötülüğün kollarına bırakmıştır ve performans, izleyicilerden birinin Abramović’e dolu bir silah doğrultacak kadar ileri gitmesi üzerine galerinin sahibi tarafından sonlandırılmıştır. Sanatçı, otoritenin olmadığı ve bireysel sorumluluğun ortadan kalktığı bir ortamda, “iyi” insanların ne kadar kısa sürede işkenceciye dönüşebileceklerini bedeni üzerinden kanıtlamıştır.
Hem Zimbardo hem Abramović insanlığın karanlık bir gerçeğini ortaya koyarak iyilik ve kötülük kavramlarının buğulu ayrımını ortaya koymuş ve içimizdeki şeytanla yüzleşebilmemiz adına bizlere bir pencere aralamışlardır. Taktığımız iyilik maskesinin vicdanımız üzerindeki antidepresan etkisi gücünü kaybettiğinde, kötülüğe cesaret edebilen kişiliğimiz durumların da etkisiyle devleşerek ruhumuzu ele geçirebilmektedir. Fakat önemli olan salt iyi veya kötü olmakta değil, elimize kötülük yapma özgürlüğü geçtiği vakitte dahi kalbimizin iyi tarafıyla konuşmaya devam edebilmektedir. Öte yandan ruhumuzun hem karanlığını hem de aydınlığını kabullenmek ve sevebilmek insanlığımızı kabullenmek için elzemdir. Peki siz, elinize kötülük yapma olanağı geçtiğinde karanlığınızı dizginleyebilme gücüne sahip misiniz?
Yazı ve Fotoğraflar: İlayda Haydarpaşa
Takıntılı Sanatçıların Anatomisi: Mükemmeliyetçiliğin Zehri
Rothko Etkisi: Görünenin Ardındaki Sır Perdesi
Renklerin Psikolojisi: Ruhun İtiraf Biçimi
Banksy: Görünmez Bir Sanatçının Psikanalizi
Floransa Sendromu: İlk Görüşte Sanat
Yorum yapmak için tıklayın