ARTtv, 2025 yılında sanat dünyasında öne çıkan sergilerden genç yeteneklere, ilham veren sanatçılardan sanat dünyasını etkileyen olaylara kadar yılın nabzını tutan bir röportaj serisiyle karşınızda. “Sanat Dünyasında 2025'in EN'lerini Sorduk” başlıklı bu özel içerik, sanat profesyonelleri ve koleksiyonerlerle yapılan röportajlardan oluşuyor.
Serimizin konuğu, sanat tarihçisi, küratör ve sanat eleştirmeni Nazlı Pektaş, 2025 yılında kendisini en çok etkileyen sergilerden, ilgisini çeken sanat olaylarından ve geleceğin sanat dünyasına dair öngörülerinden bahsediyor.
Nazlı Pektaş: Hatırlama Defteri, Odeon Pergamon Kültür Sanat Alanı, 27 Eylül – 26 Ekim 2025
"Hatırlama Defteri", Günseli Baki’nin araştırma odaklı bir sanat projesi olarak, kadınların çocukluktan itibaren bedenleri üzerinden yöneltilen ikazları nasıl içselleştirdiğini; eril bakış, kimlik inşası ve yabancılaşma ekseninde, yurt içi ve yurt dışında 40 kadınla yürütülen görüşmelere dayanan katılımcı bir feminist bellek araştırmasıyla görünür kıldı. Bu katılımcı üretim süreci hem sergiye hem kitaba dönüşen kurumsal bir çıktı üretti; ayrıca gezici yapısıyla ve yolda eklenen sanatçılarla bir ayda izlenip tüketilen bir gösterim olmaktan çıkıp, her durakta çoğalan ve “ikazlar”ı ortak bir hafıza protokolüne çeviren kalıcı bir projeye evrildi. İzmir’in ardından Eskişehir’de sonbaharda da İstanbul’da izleyeceğiz.
"Hatırlama Defteri", sanatçılar: Günseli Baki, Jenny Berntsson, Selin Atik, Sezgi Abalı, Seçil Yaylalı ve Şerife Aslan’ın 40 kadınla yaptıkları görüşmelerden yola çıkarak ürettikleri video, fotoğraf, desen, kolaj ve yerleştirmeleri bir araya getiriyordu.
’70-, İpek Duben, Galerist, Fotoğraf: Zeynep Fırat
’70- - İpek Duben, Galerist, Küratörler: Amira Arzık ve Farah Aksoy, 22 Kasım 2025–3 Ocak 2026
İpek Duben’i çoğu zaman sonraki yılların “konu”ları üzerinden okuyoruz; burada ise o konuları taşıyan elin çalışma disiplini, mürekkebin çekişmesi, çizginin bedene yaslanan düşüncesi apaçık görünüyor. Çekmeceden çıkar gibi açılan bu desenler, figürle soyut jestin aynı sayfada birbirini yoklayarak ilerleyişinden doğan görsel dilin kaynağına götürüyor; Duben’in modernist tavrı da “stil” diye paketlenen bir yüzey yerine, ısrarla sürdürülen bir çalışma ahlâkı olarak beliriyor.
Benim için asıl önem taşıyan nokta ise beden üzerindeki politik oyunları, kadın bedeni etrafında kurulan şiddeti, cinayeti ve temsilin tuzaklarını açıkça sahnelediği dönemlere gelmeden önce, Duben’in bir kadın sanatçı olarak kendi jestlerini nasıl izlediğini burada görmek. Henüz söylemin sertleşmediği bu sayfalarda bile el kendini denetliyor, sınırlarını yokluyor; çizgi bir yandan serbest kalmak isterken bir yandan kendini tutuyor. Bu nedenle ’70-, erken bir döneme bakmanın ötesinde sonraki yıllarda bedene yönelen baskıyı dışarıdan teşhis eden bir bakışı takipten önce, sanatçının kendini nasıl takibe aldığını anlamak için de vazgeçilmez.
Gazze Günlükleri - Sohail Salem (18. İstanbul Bienali, Zihni Han, Küratör: Christine Tohmé, 20 Eylül – 23 Kasım 2025)
İstanbul Bienali’nin zihnimde en çok yer eden, belki de en sarsıcı duraklarından biri Sohail Salem’in “Gazze Günlükleri” oldu. UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı) tarafından dağıttığı okul defterlerine, tükenmez kalemle çizdiği eskizler... Salem, kuşatma altındaki Gazze’deki gündeliğin kaydını; gösteriye ve ajitasyona yaslanmadan, sadece ısrarla "çizerek" tutmuş.
Mekânda masanın üzerinde duran, sayfalarını tek tek çevirebildiğimiz tıpkıbasım defterler ve duvarda bize bakan 20 orijinal çizim, izleyiciyi tuhaf bir gerçeklikle yüzleştiriyordu. Bu çizimlerin bir kısmının soykırım sırasında Gazze’den gizlice çıkarıldığını bilmek; "kaydın”ın sadece içeriğini değil, kağıdın buraya ulaşabilme halini de işin içine katıyor, hatta direnişin bir parçası kılıyordu.
Burada şu notu düşmek gerekiyor: Bugün asıl mesele "ne söylediğimiz" değil, neyin "kayda geçtiği". Çünkü kayda geçmeyen, arşivden silinen her şey, muktedirler tarafından çok kolay inkâr ediliyor. Salem’in defterleri, tam da tükenmez kalemle tükenen hayatların çetelesini tutarak inkâr hattına direniyor gibiydi. Tükenmez kalemle tükenen hayatlar…
Yeşim Özkan, Kayıp Zaman Hattı Serisi, 2025, Tuval üzerine suluboya, 35x50 cm
N.P.: 2025’i ben daha çok bir temsil krizi olarak okudum. Kimin hikâyesi kurumsal çerçevede “meşru” sayılıyor, kimin acısı “hassasiyet” etiketiyle geri plana itiliyor, hangi politik söz “risk” diye paketlenip yönetiliyor…
Bu yıl, kurumların dili ve refleksleri, kimi zaman işlerin önüne geçti. Gazze’de süregelen insani felaket ve bunun kültür kurumlarında tetiklediği sansür/ifade özgürlüğü krizi bunu büyüttü; ama aynı gerilimi iklim aktivizmi, sömürgecilik sonrası miras, iade–restitüsyon, diaspora anlatıları, trans hakları ve kültür fonlarının etik sınırları gibi başlıklarda da açıkça izledik. 2025’in tonu şuydu: kurumlar kamusal alanda kalmak istiyor, fakat gerilim yükseldiğinde çoğu kez kendini korumaya alan bir yönelim beliriyor.
Bir diğer güçlü hat da yapay zekâ ve yazarlık etrafında şekillendi. Ben bunu “yeni bir teknoloji çıktı” diye okumuyorum; daha sert, daha yapısal bir mesele bu. Yazının ve imgenin kaynağı ne, emek nerede başlıyor, sahiplik nerede kuruluyor? Kim üretirken kim görünmez biçimde veri sağlıyor? Alıntıyla ödünç alma arasındaki çizgi nerede kalıyor; nerede sömürü başlıyor? Bu tartışma, sanatı yeniden üretim koşullarına döndürdü; estetik tercihlerin arkasındaki ekonomik düzeni, görünmez emeği, telif rejimini, editoryal sorumluluğu. 2025’in belirleyici kırılması, benim gözümde burada düğümlendi.
Deniz Kulaksızoğlu, Utangaç ama sorun değil (susuz olmak gibi), 2024, Paslanmaz çelik, epoksi, cam mutant cam, beyaz kum Fotoğraf: Zeynep Fırat
N.P.: Deniz Kulaksızoğlu, Canberk Özcan, Yeşim Özkan
N.P.: 2026’dan beklediğim şey, sanatçıdan kuruma, dernekten yazara, tüm kültür aktörlerine uzanan bir açıklık: Şeffaf bir iletişim ve etik bir çalışma pratiğinin artık istisna gibi parlatılmadan, alanın doğal dili hâline gelmesi. Ne kadar parıltılı görünse de küçük bir dünyanın komşularıyız; dışarıda hayat sertleşirken bizim mahallede de gürültü çoğalıyor. Sanat yapmaya hâlâ mecal bulabiliyorsak, bu yalnızca estetik bir tercih değil, vicdani bir yükümlülük. Bu yükümlülük, işin nasıl yapıldığına dair şeffaflıkta başlıyor: Kim kimi temsil ediyor, hangi ilişki nerede devreye giriyor, hangi karar kimin sorumluluğunda alınıyor.
Ama derdim yalnızca şeffaflık da değil; asıl derdim etik kalmak. Hiçbirimiz hukukçu değiliz; yine de adalet fikrini kendi küçük alanlarımızda, gündelik kararlarımızın içine usul usul yerleştirebiliriz; emeği gözeten teliflerde, değerlendirmede ölçüyü kaçırmayan bir terazide, yetkiyle sorumluluğu birbirine denk tutan bir tutumda, görünmez emeği görünür kılan bir dikkatte…
Tüm bunların dışında tek istediğim, kadın ve çocuk cinayetlerini duymadığım bir sabaha uyanmak. Keşke sanatın buna bir çaresi olsaydı… Ama eğitimin olabilir…
Yazı ve Fotoğraflar: ArtNews
Haute Couture’un Ustası Valentino Garavani'ye Veda
Gündelik Olanın İzinde: Hasip Özbudun'dan “Evcil Çizgiler”
Tiyatro Tarihimizin Arşivle Yüzleşmesi: “Tiyatro Hazinemizden” Depo'da
Ertuğrul Berberoğlu’ndan “NARKİSSOS”: Benlik ve Bakış Üzerine
Adana’da Görüntü Sanat Galerisi’yle Oyuna Devam
Yorum yapmak için tıklayın