Klimt’in Kadınları | Yazan Zeynep Dikmen

Zeynep Dikmen

bir ay önce

Bir gün Gustave Klimt ve Auguste Rodin, Viyana’da bulunan Prater Park’ta buluşurlar. Rodin, içinde bulunduğu ortamdan son derece keyif alarak Klimt’in sanatının, kadınların ve müziğin muhteşem etkisinin kaynağını sorar. Klimt’in cevabı basit olur: Avusturya!

Denir ki Klimt’in resimlerinden dönemin Viyana’sının genel yapısının izleri sürülebilir. Yani aranırsa, Rodin’e verdiği cevabın özüne ulaşılabilir. O zaman biz de Klimt’in eserlerinde bir yolculuğa çıkalım ve neler bulabileceğimize bakalım.  Örneğin, sınırlı sayıda erkek figürünü bir kenara bırakıp, birçok kez resmettiği kadınların sırlarını arayalım. Çünkü her biri, sıkı geleneklerin arasında yeniliği arayan şehrin ve düşünsel ortamdaki değişimlerin birer aynası gibidir.

Danae – 1907/8

1876’da Uygulamalı Sanat Okulu’nda süslemecilik eğitimi almaya başlayan Klimt, çok sayıda dekorasyon işinde görev alır ki zaten dekorasyon ressamı olarak ünlenmeye başlar. Fakat Klimt, bunun çok daha ötesinde olduğunu kanıtlayan resimler yapar. Onun sanatı Nietzsche’nin felsefesinden, Freud’un psiko-analizinden ve eski çağların kültüründen beslenerek çarpıcı ve kışkırtıcı birer ifadeye dönüşür. Viyana’yı da etkileyen Art Nouveau’nun doğadan ilham alan, bitkilerle bezeli ve kıvrılan hatlı biçimleri, şehrin estetiğe değer veren sanat üretimiyle birlikte Klimt’in eserlerinde hayat bulur. Diğer yandan Ravenna’ya yaptığı seyahatte gördüğü Bizans mozaikleri, paletindeki altın rengini, figürlerin ve motiflerin basit formunu, derinliği azaltılmış kompozisyonlarını temellendirir. 

Judith – 1901

Judith tablosu bu unsuların bulunabileceği mükemmel bir örnektir. Konusuyla son derece geleneksel ama diliyle bambaşkadır. Avrupa sanatında yaygın olarak resmedilen Judith ve Holofernes, birer Eski Ahit kahramanıdır. Babil Kralı Nabukadnezar’ın katı generali Holofernes, Judith’in yaşadığı kenti kuşatır. Bu saldırıdan kurtuluşsa Judith ile gelir. O, generali baştan çıkarır ve kendinden geçtiği anda başını keserek halkına özgürlüğü geri verir. Asırlara dayanan bu öykü Klimt’in elinde sıra dışı bir esere dönüşür. Bizim gördüğümüz, halkını zafere taşıyan bir savaşçıdan çok; derin bir hazza teslim olmuş, cüretkar bir kadındır. Tüm gözler yalnız ve yalnız bu kadının üzerindedir ki zaten Holofernes’in başı zar zor fark edilir.

Kurtuluşun eşsiz tatmini, cinsel bir hazla dile getirilir. Her şeyin kökenine cinselliği yerleştiren ve Viyana’nın yozlaşmışlığını kapalı kapılar ardında yaşananlarla tarif eden Freud’un sözlerle anlattığı bu gizli dünya, Klimt’le afişe edilmiş gibidir. Fakat onun derdi toplumun gerçek yüzünü açığa çıkarmak değil, son derece değer verdiği hazzın varlığına saygı göstermektir. Yoğun zevk anını kadın bedeniyle somutlaştırmasıysa, dönemin feminist hareketlerini akla getirir. Varoluşçuluk düşüncesinin de etkisiyle kadın, sadece erkeklerin arzuladığı bir nesne olmaktan çıkmış, kendi varoluşunun ve kendi arzularının farkına varmıştır. Klimt ise bu kadınları, erkeklerin izlenimlerine indirgemeden verir ve onun tablolarında görülen erotizm erkeğin değildir.

Bireyi ve insan varlığını mercek altına alan varoluşçuluk, Viyana’da da esen bir rüzgardır. Nietzsche’nin yaşamın kendisini yücelten ve sanatı varoluşun kaynağı olarak gören felsefesiyle bu etki şahlanır. Sanat, estetik yönü ağır basan bir keyif biçimi halini alır. Ama bu karizmatik filozofun etkileri bununla sınırlı değildir. “Tragedyanın Doğuşu” yapıtıyla Germanik kültüre antik Yunan sanatını hatırlatır. Klimt’in Altın Dönemi de bu hatıraların ışığını taşır.

Pallas Athena – 1898

Bu dönemin ilk eseri olan Pallas Athena tablosunda fazlasıyla tanıdık bir Yunan tanrıçası, altın bir zırh ve miğferle betimlenir. Arka planda tanrıçanın kimliğine ve antikiteye yapılan göndermeler, Klimt’in sanatının bir parçası olarak iki boyutlu süslemeler halinde verilir. Sanatçının belirgin farkıyla, klasik dünyadan gelen bu kadının savaşçılığı yalnız aksesuarlarıyla verilmez. Meydan okuyan delici bakışları onun cesaretini ve zekasını sergiler.

Öpücük – 1907/8

Altın Dönemin ve hatta Klimt’in en bilinen eseri ise, hiç kuşkusuz Öpücük’tür. İki kişinin sıcak ve samimi bir anına tanıklık ettiğimiz tabloda rahat ama güçlü bir romantizm vardır. Duyguları ve yakın ilişkileri resmetmeyi seven sanatçı, cinsiyet farkını vurgulamak için kıyafetlerdeki zıtlıklardan yararlanır. Bir tarafta dikey ve köşeli motifler varken; diğer tarafta rengarenk daireler yer alır. Yine de tüm ağırlık kadındadır. Erkek figürü, bir yardımcı oyuncu gibidir. Yüzü görünmez, bedeni bile bir bütüne dönüşmez. Kim olduğu da önemli değildir. Orada olmasının tek nedeni, kadına o eşsiz duyguları yaşatabilmektir. Kadınsa bir bütün olarak, tepeden tırnağa bedeniyle, sakin ama tatminkar ifadesiyle oradadır ve bir zamanlar tüm kutsalların başının tacı olan altın hale şimdi onu sarıp sarmalamaktadır.

Adele Bloch-Bauer’in Portresi I – 1907

Nietzsche’ye göre sanatçı, “hiçbir şeyi olduğu gibi görmez; daha dolu, daha yalın, daha güçlü görür.” Belki de bundandır Klimt’in bezemelerle kaplı bir kompozisyonda, sade çizgilerle şekillenen ve kendine güvenen kadınlar yaratması. Ve belki de varoluşun kutsallığına armağanıdır; bir zamanlar ortaçağ sanatında ilahi ve sonsuz olanı temsil eden altın arka planla çevrelediği, zamandan ve mekandan soyutlayarak ölümsüzleştirdiği bu kahramanlar.

Yazı: Zeynep Dikmen



En Çok Okunanlar