ekavbanner1.jpg.jpg

Miguel Rodrigues: Barok’tan Maslak’a Uzanan Bir Sanat Yolculuğu

Duygu Aydemir

3 saat önce

Miguel Rodrigues ile sohbetimizde, heykellerinin ardındaki düşünceyi, Türkiye’yle kurduğu yakın bağı ve farklı şehirlerde şekillenen sanatını konuşuyoruz.

Miguel Rodrigues, Portekiz’in barok sanatındaki ihtişamı bugünün dünyasına taşıyan, heykelleriyle güzellik, güç ve gerçeklik algısını birlikte sorgulayan bir sanatçı. ARTtv için sohbetimizde, bu kendine özgü yaklaşımın nasıl oluştuğunu ve Türkiye’yle kurduğu yakın bağın hikayesini merak ediyorum. Coimbra’da büyüyen, Lizbon’da heykel eğitimi alan bir sanatçının hayatında Maslak Oto Sanayi’nin, İstanbul’daki koleksiyonların ve Boğaz’ın böylesine kişisel bir yer edinmesi, konuşacak çok şeyimiz olduğunun da işareti.

Coimbra’dan Gelen Miras

Coimbra’nın kent dokusuna yerleşmiş barok estetik ve üniversitenin 18. yüzyıldan kalan Joanina Kütüphanesi, Miguel’in büyüdüğü çevrenin parçaları. Portekiz’de gündelik hayatın içindeki pek çok yapı ve eser bu dönemin izlerini taşıdığından, bu sanatla ilişkisi de doğal bir yakınlıkla başlıyor.

Tarihe duyduğu merak geliştikçe, görsel ihtişamın neyi temsil ettiğiyle ilgileniyor. Barok sanatın gelişimini, Karşı Reform döneminde Katolik Kilisesi’nin inançlarını aktarmak ve etkisini güçlendirmek için duyguya ve gösteriye başvurmasıyla birlikte ele alıyor. Portekiz’deki mirası da imparatorluğun güçlü dönemlerinden biriyle ilişkili. Özellikle dikkatini çeken, bu görsel dilin din, ticaret ve imparatorluk aracılığıyla Avrupa’nın çok ötesine yayılması; dünya ölçeğinde dolaşıma giren erken görsel dillerden biri olması.

“Hyperbaroque”, Türkçede “Hiperbarok” diyebileceğimiz yaklaşımının temelinde bu tarihsel ilgi var. Miguel, barok sanat ile çağdaş dünya arasında gösteri, imge, ikna ve algının kurulması bakımından benzerlikler buluyor. Heykelleri, bu ilişkiyi bugünün malzemeleri ve görsel kültürü içinde araştırmasının yolu.

Türkiye’de çalışmak, kendi kültürel mirasına bakışını da değiştiriyor. Portekizli kimliği dünyayı gözlemlediği başlangıç noktası olsa da farklı kültürlerle karşılaşması, bu birikimi günümüze taşıma biçimini şekillendiriyor. Kendi deneyiminde Türkiye’nin çağdaş sanat ortamını daha açık ve dinamik bulduğunu söylüyor. Sanatı görmeye ve gündelik hayata katmaya yönelik isteğin, sanatçıya denemeler yapma ve yeni biçimler geliştirme imkanı verdiği düşüncesinde.

Bir Mesajla Başlayan Türkiye Hikayesi

Türkiye’ye ilgisi, ilk ziyaretinden önceye uzanıyor. Lizbon Üniversitesi’nde heykel eğitimi aldığı sırada İstanbul’da Erasmus yapmak için başvuruyor, ancak çeşitli nedenlerle o dönem gelemiyor. Tarihe merakı içinde Türkiye’nin her zaman özel bir yeri var.

Asıl başlangıç, 2017’de okuduğu bir haber: Türk koleksiyoner Ahu Büyükkuşoğlu Serter, Lizbon’da otel açmaya hazırlanıyor. Miguel kendisine Instagram’dan ulaşıyor; bir sonraki yıl Serter’in davetiyle bir sanatçı konuk programına katılmak üzere İstanbul’a geliyor.

Serter ve ailesiyle zamanla yakın bir dostluk kurarken, aile de Türkiye’deki destekçilerinden biri oluyor. Bu tanışıklığı sanatçılarla, galerilerle ve koleksiyonerlerle kurulan yeni ilişkiler, projeler ve ziyaretler izliyor; Türkiye giderek eserlerini sergilediği bir yerden hayatının önemli bir parçasına dönüşüyor.

Portekiz ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 100. yılının kutlandığı 2026’da, MERKUR’de açılan “HERITAGE / Miras” sergisi bu bağa ayrı bir anlam katıyor. İstanbul’daki ilk kişisel sergisi, iki ülke arasındaki ilişkiyi kendi sanat yolculuğuyla birlikte kutlamasına vesile oluyor.

Sohbetimizin merakla üzerinde durduğum duraklarından biri de Maslak Oto Sanayi. Burayla bağı yine Ahu Serter aracılığıyla kuruluyor. Serter’in 9. Sokak’ta oluşturduğu Better Future Creators adlı sanatçı konuk atölyesi, Miguel’in üretimine teknik açıdan yeni imkanlar sağlıyor. Otomobil onarımında ve yüzeylerin son işlemlerinde kullanılan malzeme ve yöntemleri heykellerine katması, daha dayanıklı ve dış mekana uygun eserler geliştirmesine yardımcı oluyor.

Aynı sokakta sanatçılar, müzisyenler ve zanaatkarlar yan yana çalışıyor. Bilgi paylaşımının ve yardımlaşmanın zamanla neredeyse bir aileye dönüştürdüğü bu küçük topluluk, Miguel için en az teknik kazanımlar kadar değerli. Maslak sayesinde İstanbul’un alışılmış görüntüsünden farklı bir yüzünü de tanıyor.

Heykelin Başında Sanatçının Eli ve Gözü 

Miguel, eserlerinde metal ile kumaş arasında bir yanılsama yaratarak izleyicinin malzemeye ve gerçekliğe ilişkin algısını sorgulamasını istiyor. Akışkan biçimlere dayanan bu yaklaşımını, barok sanatta kullanılan trompe-l’œil (gözü yanıltma, optik yanılsama) tekniğiyle ilişkilendiriyor.

Bütün eserleri el yapımı ve her biri benzersiz. Asistanlarla çalışsa da zihnindeki her ayrıntıyı bir başkasına aktarmak mümkün olmadığından, heykellerini bizzat yönlendiriyor ve son düzeltmeleri kendisi yapıyor. Büyük çalışmaları için hazırladığı küçük maketler doğrudan büyütülerek çoğaltılamadığı, her formu yeniden yorumlamak gerektiği için sanatçının eli ve gözü bu süreçte belirleyici.

Türkiye’deki koleksiyonlarda yer almasını konuşurken Öner Kocabeyoğlu’na geliyoruz. Mariana Custódio Gallery ile Contemporary Istanbul’a katıldığı ilk dönemlerden birinde tanışıyorlar. Eserlerinin Papko Art Collection’a girmesi, Miguel için Türkiye’deki çalışmalarını sürdürme ve geliştirme yönünde anlamlı bir işaret oluyor.

Özel koleksiyonlara dahil oldukça Türk sanatçılarla tanışıyor, buradaki çağdaş sanatın tarihini daha yakından öğreniyor. Sanatı farklı kültürler ve hafızalar arasında konuşmayı başlatan bir vesile olarak görüyor. Koleksiyonerlerle kurulan ilişkilerin getirdiği sohbetler, dostluklar ve yeni bakış açıları, zamanla eserlere de yansıyabiliyor.

Contemporary Istanbul’un kendi yolculuğundaki yerini anlatırken, fuarın başka uluslararası sanatçılara da benzer bir başlangıç sağlayabileceğini belirtiyor. Yıllar içinde izleyicinin giderek gençleştiğini ve merakının arttığını gözlemliyor. Pek çok kişi için fuar artık şehrin yıllık kültür takviminin bir parçası. Miguel’e göre ticari boyutunun yanında kültürel alışverişi kolaylaştıran, sanatçıları, galerileri ve koleksiyonerleri buluşturan önemli bir ortam.

Heykelin Kurduğu Sahne

Beymen Tersane İstanbul için ürettiği “Gemini”, uzun zamandır kurduğu bir hayalin gerçekleşmesi: Daha başlangıç aşamasında mimari projeye dahil edilen büyük ölçekli bir eser yaratmak.

OMA ve Beymen’in mimarlık ekibiyle yapılan toplantılarda, ticari mekanın gereklilikleri içinde çalışmasını geliştirmek için kendisine tam özgürlük veriliyor. Portekiz’deki ekibiyle İstanbul’a geliyor ve tamamı burada üretilen 26 metre uzunluğundaki “Gemini”, bugüne kadarki en anıtsal eseri oluyor.

Dramatik ve teatral bir etki hedeflerken, ziyaretçinin de kendisini sahnenin parçası gibi hissetmesini istiyor. Tasarım sırasında bir defilenin kurgusuna yakın düşünüyor; insanların heykelin oluşturduğu ortamın içine girerek deneyime katılması önemli. Eser aynı zamanda suyu ortak unsur olarak kullanıp Lizbon ile İstanbul arasında görsel bir bağ kurma arzusunu taşıyor.

İzleyiciden beklediği karşılığı sorduğumda, Eylül 2026’da Türkiye’de açık havadaki bir kamusal alana yerleştirdiği ilk heykelini örnek veriyor. Eserlerinin dikkat talep etmesini, iz bırakmasını ve izleyicinin ilk karşılaşmada kayıtsız kalmamasını istiyor.

Güzelliğin özellikle kamusal alanlarda hayatı daha katlanılabilir kılabileceğine inanıyor. İnsana kendisinden daha büyük bir şeyi düşünme, zihnini dinlendirme ve herhangi bir pratik amaca bağlı olmadan gözlem yapma fırsatı verebilir. Figüratif olmayan, kimi zaman alışılmadık biçimlerinde aşırılığı, gücü ve gösteriş tutkusunu abartarak Hiperbarok dediği noktaya taşıyor. Güzelliğin bu yoğunluğu, çevremizdeki gerçekliği ve bize sürekli sunulan dünya görüntüsünü sorgulamamıza da vesile olsun istiyor.

İstanbul’un Hafızası, Dubai’nin Geleceğe Bakışı

Miguel son yıllarda Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Suudi Arabistan’da yoğun biçimde çalışıyor. Bu ülkelerde onu etkileyen, geleceğe ilişkin iyimserliğin kültür ve mimari projelerine yansıması. Sanata yönelik güçlü isteği, yaratıcı endüstrilere açılan imkanları, çoğalan fuarları ve kültürel girişimleri birbiriyle bağlantılı buluyor.

Dubai’nin farklı kültürlerden insanları bir araya getiren yapısında sürekli bir fikir ve bakış açısı alışverişi var. AWC Gallery’nin desteğiyle 2023’te DIFC Sculpture Park için ürettiği “Nuage”ın bugün Dubai Uluslararası Finans Merkezi’nin kalıcı bir parçası olması, şehirle ilişkisinde önemli bir yer tutuyor. Bölgedeki üretimi de sürecek: 2026 için Bahreyn’de iki büyük sergi, 2027’de ise Katar ve Kuveyt’te sergiler planlıyor. Merakı, Körfez bölgesinin kendi çağdaş sanat ortamını nasıl geliştirdiği.

İstanbul ile Dubai’de çalışmanın farklılıklarını konuşurken, iki şehrin kendisinden farklı şeyler beklediğini söylüyor. İstanbul’da tarih ve kültür katmanları eserinin bağlamına dahil; geçmişin sürekli hissedildiği bu şehirde mevcut olanla diyalog kurmak önemli. Dubai’de ise geleceğe yönelme, yeni bir şey yaratma ve şehri dönüştürme duygusu daha güçlü. Özellikle büyük ölçekli projelerde mimariyi, teknolojiyi ve malzemeleri farklı bir özgürlükle düşünebiliyor. Kendi sanatı bu iki durum arasında: Tarihi bir mirastan yola çıkıp onun sürekli değişen çağdaş çevrelerde nasıl var olabileceğini araştırmak.

Yapay Zeka Çağında Benzersizliğin Değeri

Geçmişle bu kadar yakından ilgilenen bir sanatçının yeni teknolojilere bakışını da merak ediyorum. Miguel, sanatın değişimini tekniklerin gelişmesinden ayrı düşünmüyor. Örneğin boya tüpünün icadı olmadan empresyonizmin aynı biçimde ortaya çıkamayacağını belirtiyor. Kendi üretiminde reçinelere, otomotiv boyalarına ve çağdaş yöntemlere başvurmasının nedenlerinden biri de geçmişin heykellerini yeniden üretmek istememesi.

Üç boyutlu baskı, dijital müdahale ve yapay zeka, onun için kullanılabilecek başka araçlar. Yeni sanatsal dillerin ortaya çıkmasına katkıda bulunacaklarından kuşku duymuyor; bu dillerin neye dönüştüğünü anlamak ve yazmak ise geleceğin tarihçilerine düşecek.

Sanatçıların yapay zekanın yerini alabileceği meslekler arasında muhtemelen son sıralarda bulunacağı düşüncesinde. İnsanlar için üretilen sanatı, sürecin bir yerinde bir insan sanatçı, insani niyet ya da üretme eylemi olmadan hayal etmekte zorlanıyor.

Seri üretim ve yapay zekayla oluşturulan içerikler görsel çevremizi doldurdukça, kusurluluğun ve benzersizliğin değer kazanabileceğini de düşünüyor. Fiziksel olarak var olan, tek ve kolayca çoğaltılamayan nesnelere duyduğumuz istek artabilir. Ardından sohbetimize ilginç bir soru bırakıyor: “Yapay zeka sonunda, yapay zekanın tüketmesi için sanat eserleri üretecek mi?”

Sanata erişimin yaygınlaşmasını önemserken, sanatın öncelikle bir gösteriye dönüşmesi ihtimalini de sorguluyor. Miguel, Avrupa sanatının geçmişte iktidarı ve kimliği temsil etme, izleyiciyi ilahi olana yöneltme gibi amaçlarını hatırlatıyor; eserlerin belirli toplumsal ve dini yapılar içinde sipariş edildiği bu dönemlerde erişimin de sınırlı olduğunu belirtiyor. Fransız Devrimi’nden itibaren burjuvazinin güçlenmesi, teknoloji ve refahın artmasıyla erişimin demokratikleşmesini, sanatın lüks, yatırım ve maddi değerle ilişkisinin güçlenmesiyle birlikte ele alıyor. Bugün küçük ölçekli bir koleksiyonerin bile satın aldığı eserin değer kazanmasını umabileceğine dikkat çekiyor.

Bu tarihsel değişimden iki soru çıkarıyor: Piyasayla bu kadar bütünleşen sanat, öncelikle bir değer ve eğlence nesnesine dönüşme riski taşıyor mu? Aynı zamanda bizi yüceltme, zorlayıcı sorularla karşılaştırma ve düşündürme gücünü koruyabilir mi?

İstanbul’da Henüz Gerçekleşmemiş Hayaller

Miguel’in Türkiye’de yapmak istediği başka işler de var. Topkapı Sarayı veya Dolmabahçe gibi mekanlarla ilişki kuran ya da bu yapılarda sergilenen eserler üretmeyi hayal ediyor. Dünyanın başka yerlerinde tarihi yapılar ve kültürel miras alanlarıyla geliştirdiği diyaloğu burada da sürdürmek istiyor.

Türkiye’nin sevinçlerini, kaygılarını ve değişimlerini artık kendi hayatının bir parçası olarak hissediyor; önümüzdeki yıllarda da bu yolculukta yer alma arzusu var. Burada tanıştığı dostlarının bir kısmı bugün dünyanın farklı yerlerinde yaşasa da her birinin sanatında ve kişisel gelişiminde bir izi var.

Sohbetimiz tarih, malzeme ve teknolojiden geçip sonunda İstanbul’a geliyor. Miguel için Boğaz’da bir vapur yolculuğu, bu şehre aşık olmanın neden bu kadar kolay olduğunu hatırlamasına yetiyor.

 



En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin