Minör Bir Bienal, Majör Bir Kriz: 61. Venedik Bienali

Nazlı Kök Akbaş

4 saat önce

Venedik Bienali'nin sanat yönetmenliğine ilk kez bir Afrikalı kadın küratör, Koyo Kouoh atandığında, Bienalin minör bir tonda, başka bir deyişle gösterişten uzak, sakin bir frekansta gerçekleşmek üzere tasarlandığını anlamıştık. Bu atama sembolik bir jest değil, aynı zamanda Batı merkezli sanat tarihinin sınırlarını yeniden düşünmeye yönelik güçlü bir kurumsal irade olarak değerlendirilmişti. Kamerun doğumlu ve uzun yıllardır Afrika kıtasında çağdaş sanat sahnesinin en etkili figürlerinden biri olarak kabul edilen Koyo Kouoh, 61. Venedik Bienali önergesinde bienalin kurgusunu anlatırken, toplumların sınırlarında kalan kısık sesleri anlamaya, dinlemeye ve ayrıştırmaları onarmaya yönelik radikal bir değişim öneriyordu. Bu açıklama neticesinde hazırlanmakta olan bienal, daha gerçekleşmeden küresel sanat çevrelerinde büyük bir beklenti yaratmıştı.

Koyo Kouoh

Ancak Mayıs 2025'te Kouoh'un ani ve beklenmedik ölümüyle ailesi, sevenleri ve sanat çevreleri sarsıldı. Bu üzücü, hiç beklenmedik gelişmenin ardından, önceki edisyonlardan farklı olarak Bienal yönetimi yeni bir küratör atamayı tercih etmedi. Bunun yerine Bienal projesi, Kouoh’un bir araya getirdiği ekibe emanet edildi. “Kouoh’un Beşlisi” olarak anılan bu ekip, Gabe Beckhurst Feijoo, Marie-Helene Pereira, Rasha Salti, Siddhartha Mitter ve Rory Tspayi’den oluşuyordu. Ekibin işi zor görünüyordu. Kouoh’un ardından ortaya çıkan protestolarda yalnızca duygusal bir tepki yoktu. Bienalin hazırlık sürecinin nasıl devam edeceği konusundaki belirsizlikler, özellikle küratörünün vizyonunun ne ölçüde korunacağı ve alınan kararların kimler tarafından verildiği gibi sorular, kamuoyuna yeterince açık bir şekilde yanıtlanamadı.

“Kouoh’un Beşlisi” 

İlk zamanlarda bu karar ne kadar takdir görse de ortaya nasıl bir bienal çıkacağının belirsizliği sebebiyle huzursuzluklar, itirazlara ve daha fazla şeffaflık talep edilen protestolara dönüştü. Bir bienal, küratörü olmadan hazırlıklarını sürdürebilir miydi? Kouoh’un planına onun yokluğunda tam anlamıyla sadık kalabilmek mümkün müydü? Yoksa gerçekleştirme sürecinde kaçınılmaz olarak bir yorumlama eylemi gerekecek miydi? Bu durumda karar nasıl alınacaktı? Ekip, liderinin yokluğunda uyumlu ve sonuna kadar birbirine bağlı bir ekip çalışması gerçekleştirebilecek miydi?

Tartışmalar bununla sınırlı kalmadı, Bienalin açılışıyla birlikte ikinci bir majör problem daha gündeme geldi. İsrail ve Rus pavyonlarının varlığı, yaygın protestolara, dilekçelere, istifalara ve kamuoyu tartışmalarına yol açtı. Göstericiler, kültürel temsilin hâlihazırda devam eden askerî çatışmalardan ve “savaş suçları” suçlamalarından ayrılamayacağını savunuyordu. Venedik Bienali Uluslararası Jürisinin bu koşullar altında devam etmeyi reddederek istifa etmesiyle tartışma daha da büyüdü. Jüri olmadan bienalin büyük ödülü “Altın Arslan” nasıl sahibini bulacaktı? Bienal yönetimi, ani bir kararla, açılış dönemindeki ziyaretçilerin oy kullandığı bir modeli öne sürdü. Bu karar da sanatçılar ve katılımcılar tarafından çok eleştirilerek başka bir protestoya daha konu oldu. İlk defa bienaller tarihinde sanatçılar ve bazı pavyonlar, açılış günlerinde sergilerini kapatıp grev yaptılar.

Pussy Riot, Rusya'nın Venedik Bienali'ne katılımını protesto ediyor.

Bu bağlamda Bienal etrafındaki tartışmalar, sanat eserlerinden ziyade kurumsal ve etik değerlere odaklandı. Bir ulusu temsil etme hakkı kimdeydi? Küresel bir çatışma sırasında bir sanat sergisi tarafsız kalabilir miydi? Katılımın kendisi siyasi bir eylem miydi?

İşte paradoks burada ortaya çıkıyor. Kouoh’nun bienali yavaşlamayı, dinlemeyi ve incelikli seslere kulak vermeyi önerirken, açılış haftası tam tersine öfke, aciliyet ve hesap sorma talepleriyle şekillendi.

2026 Venedik Bienali’nin kaotik açılış haftası protestoları aslında sadece bienalden kaynaklanmıyordu. Dünyada yaşanan jeopolitik kaos, küresel ekolojik tehditlerin yarattığı endişe, çağdaş sanatın kırılgan yapısı ve kurumlara olan güvensizlik, Venedik Bienali’ne de yansımıştı.

Bienal her zaman ulusların, kurumların, sanatçıların ve ideolojilerin sergilendiği bir platform olmuştur. Ancak 2026'da bu sahne, değişen dünya düzenine ayak uydurarak daha şeffaf ve bağlantılı bir hâle geldi. Ortaya çıkan sahne sadece bienalin krizi değil, aynı zamanda temsil ettiği uluslararası düzenin de kriziydi.

Bienale damga vuran projelerden:
Florentina Holzinger, Seaworld Venice - Avusturya Pavyonu

Bu açılardan bakıldığında, Koyo Kouoh'un vefatından sonraki bienalinin en çarpıcı yönü, paradoksların açıklıkla sergilenmesidir. Dinlemeye adanmış bir sergi, açılışında bağırış çağırışlarla çevriliydi. Onarıma adanmış bir proje, birbirini veto eden, müzakereye yanaşmayan grupları yansıtıyordu. Ancak bu gerilimli açılış, bienali tarihsel olarak ayrıcalıklı kılacak etkenlerden de biridir. Bienal'in karmaşası, çağdaş sanatın artık siyasi koşulların dışında var olamayacağının göstergesidir. Bienaller, bu koşulların görünür hâle geldiği en önemli yerlerden biridir.

Sonuç olarak 61. Venedik Bienali, Kouoh’nun hayal ettiği şekliyle gerçekleşti; ancak onun yokluğu serginin anlamını derinden dönüştürdü. Protestolar, jeopolitik gerilimler ve kurumsal şeffaflık talepleri bu minör tonlara beklenmedik bir ağırlık kattı. Belki bienalin gücü de tam burada yatıyor: sanat ile hayat arasındaki mesafenin ortadan kalktığı bir alanda.



En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin