57aab83f-f8e7-45dc-b39f-82be63a2d8dc.jpg

Sanatı Hayatın İçine Çağırmak

Duygu Aydemir

7 saat önce

Sanat tarihçisi, yazar, öğretim görevlisi ve RED ART İstanbul Galeri'nin kurucu ortağı Burak Yiğit Aydın ile sanatın geniş kitlelere nasıl ulaşabileceğini, koleksiyonerliği, galeri dünyasını, yapay zekanın üretimdeki yerini ve Türkiye'de kültür sanat alanının bugünkü görünümünü konuştuk.

Burak Yiğit Aydın'ın sanatla ilişkisi, mesleki bir tercihten önce çocukluğuna dayanıyor. Koleksiyoner bir babanın yanında büyüyor; müzayedeleri, eserlerin el değiştirme süreçlerini ve sanat piyasasının kendine özgü dilini erken yaşlarda tanıyor. Babasının Türkiye'de sanat alanında bilgili ve donanımlı insanlara duyulan ihtiyacı fark ederek onu sanat tarihi okumaya yönlendirmesi, zamanla galericilikten eğitmenliğe, yazarlıktan televizyon programcılığına uzanan çok yönlü bir yolculuğun başlangıcını oluşturuyor.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nden mezun olan Aydın, kardeşi Mert Aydın ile birlikte 2008 yılında İstanbul'un Anadolu yakasında RED ART İstanbul'u kuruyor. Galeri, Türkiye'de Pop Art'a odaklanan yapılardan biri olarak resim, heykel ve dijital altyapılı çalışmalar üreten sanatçılara alan açıyor. Aydın'ın anlattığı seçim anlayışı ise estetik çizgiden ya da piyasa beklentisinden çok, özgünlüğe, sanatçının kendine ait bir dil kurabilmesine ve galeriyle geliştirdiği insani ilişkiye dayanıyor.

Onun için galeri, eserlerin sergilendiği ve satıldığı bir mekandan ibaret değil. Sanatçıların birbirini tanıdığı, üretimlerin karşılaşabildiği ve uzun soluklu ilişkilerin kurulabildiği bir komünite.

Ruhumu gülümseten eserler

Yiğit Aydın'ın koleksiyonerliğe bakışı da ailesinden devraldığı mirası birebir sürdürmek yerine kendi kişisel dünyasını yansıtıyor. Babasının hat, el yazmaları ve Osmanlı kumaşları gibi geleneksel sanatlara yönelen koleksiyonunun karşısında, onun daha eklektik bir seçkisi bulunuyor. Zeki Müren imzalı bir halıdan Julian Lennon ve Louis Armstrong'la ilişkili parçalara, günümüz sanatçılarının eserlerinden kişisel hikayeler taşıyan nesnelere uzanan bu koleksiyonun ortak ölçütünü, Aydın'ın tabiriyle ruhunu gülümseten işler oluşturuyor.

Koleksiyonerliğini, maddi değeri artması beklenen eserleri biriktirmekten ayıran da bu yaklaşım. Eserle kurulan duygusal bağ, taşıdığı hatıra ve sahibinin hayatında açtığı yer öne çıkıyor; koleksiyon da böylece bir yatırım listesinden çok, zaman içinde oluşan kişisel bir anlatıya dönüşüyor.

Yiğit Aydın'ın sanat tarihini anlatma biçiminde de benzer bir yakınlık hissediliyor. Sanatçıları erişilmez dehalar olarak yüceltmektense onların tutkularını, kırılmalarını, çatışmalarını ve yaşadıkları dönemin koşullarını görünür kılıyor. Daha önce Baş Belaları ve Başyapıtları kitabını Cumhuriyet Kitap için incelerken de dikkatimi çeken temel nitelik buydu: Sanat tarihinin bilgisini korurken okuru müzelerin salonlarından çıkarıp sanatçıların hareketli, çelişkili ve çoğu zaman dağınık dünyasına yaklaştırması.

Kitapta dünya sanatına yön veren on sanatçının yapıtları kadar insani tarafları da anlatının parçası. Aydın, sanat tarihini kuru bir kronolojiye dönüştürmeden, sanatçıların yaşamları ile üretimleri arasındaki bağı merak duygusunu canlı tutan bir dille kuruyor. Şimdi çocuklara yönelik bir sanat tarihi dizisi ve yetişkin okurlar için hazırlanan prestij kitaplarıyla bu anlatıyı farklı yaş gruplarına taşımaya hazırlanıyor.

Bilgiyi geniş kitlelerle buluşturmak

Yiğit Aydın'ın bir üniversitede verdiği Modern Sanat Tarihi ve Çağdaş Sanat Yönelimleri dersleri, gençlerle kurduğu doğrudan ilişkinin bir sonucu. Öğrencilerin ilgisi, sanat tarihinin doğru bir dil ve anlatım biçimiyle aktarıldığında düşünüldüğünden çok daha geniş bir karşılık bulabileceğini gösteriyor.

İbrahim Selim ile hazırladığı "Eller Kadir Kıymet Bilmiyor" programı da bu düşüncenin dijital alandaki karşılığına dönüşüyor. Başlangıçta sınırlı bir izleyiciye ulaşması beklenen programın yüz binlerce kişi tarafından izlenmesi, sanat tarihine olan ilgiden çok, bu alanın nasıl anlatıldığıyla ilgili bir mesele bulunduğunu düşündürüyor.

Programın gücü, iki kişinin karşılıklı bilgi sergilediği akademik bir konuşmadan değil, birbirini tanıyan iki arkadaşın meraklı sohbetinden geliyor. Van Gogh, Rembrandt ve sanat tarihinin başka güçlü isimleri, yapıtları kadar tutkuları, zaafları, ilişkileri ve çağlarının çelişkileriyle de ele alınıyor. Bilgi sadeleşirken yüzeyselleşmiyor; sanat tarihi günlük hayatla temas kuruyor.

Yiğit Aydın'ın televizyon ve dijital yayıncılıkta bulduğu bu yeni alan, yaklaşık yirmi yıllık galericilik deneyiminin ardından ona farklı bir görünürlük kazandırıyor. En değerli tarafı ise sokakta karşılaştığı insanların sanata dair bir bilgiye, hikayeye ya da sanatçıya duydukları ilgiyi kendisiyle paylaşmaları. Sanat tarihi, uzmanların konuştuğu kapalı bir alan olmaktan çıkıp daha kalabalık bir sohbetin parçası haline geliyor.

Yapay zeka sanatçı mı, araç mı?

Söyleşimizin güncel başlıklarından birini yapay zeka oluşturuyor. Aydın, yapay zekanın sanatçının düşüncesini geliştiren, hayal ettiği görüntüyü kurmasına yardımcı olan ya da üretim sürecini destekleyen bir araç olarak kullanılmasına karşı değil. Ancak insanın yaratıcı kararlarından bütünüyle ayrılmış, tek başına teknoloji tarafından meydana getirilen bir görüntünün sanat eseri sayılması konusunda temkinli yaklaşıyor.

Buradaki ayrım, teknolojinin kullanılıp kullanılmamasından ziyade yaratıcı iradenin kimde bulunduğuyla ilgili. Aydın'a göre sanatçının belleği, kültürel birikimi, seçimleri ve ne anlatmak istediği üretimin merkezinde kalmalı. Yapay zeka bu birikimi görünür kılan yeni bir araç olabilir; fakat düşüncenin ve kişisel ifadenin yerini tek başına alamaz.

Sanat tarihinde yeni araçların yarattığı tartışmalar da bu meseleyi hatırlatıyor: Fotoğrafın ortaya çıkışı resmi, dijital teknolojiler ise geleneksel üretim biçimlerini nasıl yeniden düşünmeye zorladıysa, yapay zeka da sanatçı, eser ve özgünlük kavramlarını yeniden tartışmaya açıyor. Kesin hükümler vermeden önce, insanın üretimdeki payını ve niyetini dikkatle değerlendirmek gerekiyor.

Yiğit Aydın & Duygu Aydemir

Sanatı gündelik hayatın parçası yapmak

Yiğit Aydın, Türkiye'deki sanat ortamını değerlendirirken iyimser bir tablo çizmiyor. Ekonomik güçlüklerin yanı sıra kültürel aşınmanın da sanat alanını daralttığını; sanatın hala geniş toplum kesimlerinin yaşamından uzak, varlıklı bir çevreye aitmiş gibi algılandığını belirtiyor. Sanat fuarlarının ve büyük etkinliklerin zaman zaman halkla bağ kurmakta zorlanması da bu algıyı pekiştiriyor.

Oysa güçlü bir kültür sanat ortamı, galerilerin, koleksiyonerlerin ve sanatçıların çabasının ötesinde bir zemine ihtiyaç duyuyor: süreklilik taşıyan kültür politikalarına, güzel sanatlar eğitiminin desteklenmesine ve genç sanatçıların üretimlerini sürdürebileceği alanlara.

Sanatı erişilebilir kılmak, onu basitleştirmek anlamına gelmiyor. Asıl mesele, bilgi ile izleyici arasındaki duvarları kaldırabilmek. Aydın'ın galeride, sınıfta, kitaplarında ve ekran karşısında yaptığı da büyük ölçüde bu: Sanat tarihinin bilgisini korurken onu hayatın dışında duran ağır bir disiplin olmaktan çıkarmak.

Bugün sanat alanının en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, yeni bir izleyici kitlesi yaratmak kadar insanlara sanatla aralarında zaten var olan bağı hatırlatmak. Bir şarkıda, eski bir kumaşta, çocukluktan kalan bir nesnede, sokakta karşılaşılan bir duvar resminde ya da bir müze salonunda başlayan merak, sanatla kurulacak ilişkinin ilk adımı olabilir.

Aydın'la geçen bu sohbetin değeri burada saklı: Sanatı ciddiye alırken, ona duyulan merakı hiç ağırlaştırmadan anlatabilmesinde.



En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin