Bazı filmler vardır; yapıldıkları anda büyük iddialarla yola çıkmazlar. Bir dönemi temsil etme kaygısı taşımaz, geleceğe kalma hesabı yapmazlar. Sevmek Zamanı da böyle bir film. Çekildiği dönemde ne bir akımın öncüsü olarak görüldü ne de yıllar sonra “kült” filmler arasında anılacağı öngörüldü. Ama zaman, bazı filmleri sessizce seçer.
Metin Erksan’ın 1965 tarihli bu filmi, Türk sinemasında aşkın en mesafeli, en suskun ve en takıntılı hallerinden birini anlatır. Görmeye aşık olan bir adamın, surete tutunan bir sevme biçiminin hikayesidir bu. Film, yıllar içinde yalnızca bir aşk anlatısı olmaktan çıkar; sinema, felsefe ve estetik tartışmalarının merkezine yerleşir.
Bugün üniversitelerde derslerde okutulan, sinema yazılarında referans verilen Sevmek Zamanı, çekildiği dönemde böyle bir yolculuğun işaretlerini taşımıyordu.
Çekim Süreci: Bilinmezlik İçinde Bir Film
Yeşilçam’da filmlerin çoğu 10–15 gün gibi kısa sürelerde tamamlanırken, Sevmek Zamanı yaklaşık 6 ay süren, parçalı ve belirsizliklerle dolu bir çekim sürecine yayıldı. Soğuk kış günlerinde, sabahın çok erken saatlerinde yapılan çekimler oyuncular için oldukça zorlayıcıydı. Sahnelerin Büyükada ve Belgrad Ormanı’nda geçmesi, hem Sema Özcan’ı hem de Müşfik Kenter’i fiziksel olarak yıpratıyordu. Soğuk, yorgunluk ve belirsizlik hissi, setin doğal bir parçası haline gelmişti.
Sema Özcan, film çekilirken bunun ileride kült bir film olacağına dair hiçbir sezgisi olmadığını vurguluyor. Ona göre bu film, yapıldığı dönemde “çekilen filmlerden biriydi sadece”; ne eksik ne fazla.

Sema Özcan
Tiyatro ile Sinemanın Kesiştiği Bir Dönem
Sevmek Zamanı’nın çekimleri sürerken, Sema Özcan aynı dönemde tiyatro sahnesinde de yoğun bir tempodaydı. Filmle eş zamanlı olarak, Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden Yıldız Kenter ile birlikte Pembe Kadın adlı oyunda anne–kız rollerini canlandırıyorlardı. Sinemanın fiziksel olarak zorlayıcı set koşulları ile tiyatronun disiplinli ve süreklilik isteyen sahne temposu, bu dönemde iç içe geçmişti.
Bu eşzamanlılık, Sevmek Zamanı’ndaki oyunculuk dilini daha da anlamlı kılıyor. Özcan’ın filmdeki ölçülü, mesafeli ve kontrollü performansı; yalnızca karakterin gereği değil, güçlü bir tiyatro geleneğiyle aynı anda sürdürülen bir oyunculuk pratiğinin de sonucu. Sinema ve tiyatronun birlikte taşındığı bu dönem, filmdeki suskunluğun ve içe dönüklüğün arkasındaki bedensel ve zihinsel yoğunluğu görünür kılıyor.
Metin Erksan’la Çalışmak: Kırılgan Bir Denge
Sema Özcan’a göre Sevmek Zamanı setinde her şey büyük ölçüde Metin Erksan’ın ruh haline bağlı idi. Ne yapacağı önceden kestirilemeyen, müşkülpesent ve zor karar verebilen bir yönetmendi. Çekimlerin akışı, çoğu zaman planlardan çok anlık kararlarla şekilleniyordu. Bu belirsizlik, setin psikolojik atmosferine de yansıyordu.,

Sevmek Zamanı
Filmle ilgili en kırılgan deneyim ise seslendirme sürecinde yaşandı.
Sema Özcan ve Müşfik Kenter, yalnızca tiyatro sahnesinin değil, sinemanın da sesi bilinen iki usta ismiydi. Her ikisi de başka filmlerde seslendirme yapmış, seyircinin seslerine alışık olduğu sanatçılardı. Buna rağmen Sevmek Zamanı’nda, her iki oyuncu için de farklı isimlerin tercih edilmiş olması, ikisi açısından da üzüntü verici bir deneyim olarak kaldı.
Özellikle Sema Özcan için bu durum daha görünür bir kırılma yarattı. Seyirci, onun sesini tanıyor; filmde duyduğu sesin kendisine ait olmadığını fark ediyordu. Bu kopukluk, oyunculuğun bütünlüğünü zedeleyen, emeğe dair bir kırgınlık olarak hafızasında yer etti.
Bu kırgınlık, Sema Özcan’ın Metin Erksan’la uzun yıllar boyunca konuşmamasına neden oldu. Yıllar sonra Allahaısmarladık filmi için sözleşme yapılırken, hem çalışma koşulları hem de seslendirme meselesiyle ilgili açık şartlar koydu. Seneler sonra bir Londra uçuşunda tesadüfen karşılaştıklarında, Metin Erksan’ın yanına gelip yaşananlar için özür dilediğini ve barışmak istediğini anlatıyor.
Filmden Sonra: Uzun Bir Sessizlik
Film tamamlandıktan sonra Sevmek Zamanı, uzun süre oyuncuların hayatında kapatılmış bir parantez olarak kaldı. Üzerine dönüp bakılmadı. Yeniden konuşulması, keşfedilmesi ve sahiplenilmesi yıllar sonra oldu.
Sema Özcan, filmin yıllar sonra yeniden gündeme gelmesinin kendisi için de şaşırtıcı olduğunu söylüyor. “Sonra bir baktım, filmi çok sevmişim,” diyor. Bu sevgi, çekim sürecinden değil; zamanın filme kazandırdığı anlamdan doğuyor.
Bu süreçte seyirciden gelen mektuplar da dikkat çekici. Tiyatroya gelen, posta adresine yazılan yüzlerce mektup… Hiçbir beklenti yokken kurulan bu bağ, filmin yarattığı sessiz etkiyi görünür kılıyor.

Duygu Aydemir ve Sema Özcan
Oyunculuğu Bırakmak ve Bedensel Hafıza
Evlenmesinin ardından oyunculuğu bilinçli bir kararla bıraktı Sema Özcan. Bu, yarım kalmış bir hikaye değil; tamamlanmış bir tercih olarak duruyor.
Oyunculuğu bıraktıktan sonra yalnızca iki kez, istisnai anlarda sahneyle ilgili çok güçlü duygular yaşadığını anlatıyor. Bunlardan biri Londra’da izlediği bir müzikal, diğeri ise başka bir özel deneyim. Bu iki oyunun bitiminde bir anda çok heyecanlandığını, ellerinin terlediğini, kalbinin hızlandığını söylüyor. O anlarda “Ben de bu oyuncular gibi olabilirdim,” diye düşündüğünü hatırlıyor. Bir pişmanlık olarak değil; kapanmış bir ihtimalin kısa süreli hatırlanışı olarak.