Eve Dönüşün Acısı: Odysseus’un Zamansız Yolculuğu

Nisa Ece Bergsan

12 saat önce

Kapak: Herbert James Draper, Ulysses and the Sirens, 1909. Ferens Sanat Galerisi, Hull, İngiltere.

Homer'dan Christopher Nolan'a Bir Odyssey Okuması

Bazı hikâyeler yalnızca anlatıldıkları çağa ait değildir. Her yeniden anlatılışlarında yeni bir anlam kazanırlar. Homer'ın yaklaşık üç bin yıl önce kaleme aldığı Odyssey de bunlardan biri. Yüzeyde, Truva Savaşı'nın ardından on yıl boyunca evine dönmeye çalışan bir kahramanın destanı gibi görünür. Oysa biraz yakından bakıldığında bunun yalnızca bir eve dönüş hikâyesi olmadığı anlaşılır. Çünkü Odysseus'un asıl yolculuğu denizlerde değil, kendi içinde gerçekleşir.

Christopher Nolan’ın film uyarlaması, Homer'ın destanını birebir aktarmak yerine ona çağdaş bir yorum getiriyor. Filmde beni en çok etkileyen sahnelerden biri ise Sirenlerle ilgiliydi. Filmde Odysseus'a Siren şarkısının ne olduğu sorulduğunda şu cevabı veriyor:

"Olmak istediğin her şey ve keşke hiç dilemeseydim dediğin her şey… En çok istediğin şey en çok sahip olamadığın şeydir ve en çok sahip olamadığın şey zaten sahip olduğun şeydir."

İlk bakışta paradoks gibi görünen bu cümle, aslında bütün filmi özetliyor. En çok arzuladığımız şey, çoğu zaman kaybettiğimiz ya da artık ulaşamayacağımız bir geçmiş oluyor. İlginç olan ise Homer'ın metninde Sirenlerin bambaşka bir vaat sunması. Destanda Sirenler kaybedilmiş mutluluğu değil, bilgiyi vaat ederler. Truva'da yaşanan her şeyi bildiklerini, onları dinleyen kişinin dünyaya daha bilge döneceğini söylerler. Film ise bu sahneyi yeniden yorumlayarak Sirenleri bilginin değil, nostaljinin sesi hâline getiriyor.

Belki de bu yüzden aklıma Jacques Lacan'ın objet petit a kavramı geliyor. Lacan'a göre insanı harekete geçiren şey, ulaşacağına inandığı o "eksik parça"dır. Ancak arzulanan nesneye ulaşıldığında eksiklik ortadan kalkmaz; yalnızca başka bir biçime dönüşür. Odysseus'un gerçekten özlediği şey Ithaka mıydı, yoksa Truva'dan önceki hayatı mı? Çünkü eve döndüğünde bulacağı yer aynı olsa bile, eve dönen adam artık aynı adam değildir. Arzunun trajedisi de tam burada başlar: İnsan bazen bir mekânı değil, o mekânda artık var olmayan kendisini özler.

Aslında "nostalji" kelimesinin kökeni de bu fikri destekler. Yunanca nostos "eve dönüş", algos ise "acı" anlamına gelir. Yani nostalji, kelimenin tam anlamıyla "eve dönüşün acısıdır." Belki de insanın en büyük acısı, eve dönebilecek olması ama ayrıldığı kişi olarak dönemeyecek olmasıdır.

The Underworld in The Odyssey, The River Styx

Bu düşünce beni Odyssey'nin en etkileyici bölümlerinden birine götürüyor. Destanın en güçlü sahnelerinden biri olan Hades yolculuğunda Odysseus, ölülerin ruhlarıyla konuşur. Filmde yer almasa da karşısına çıkanlardan biri de Truva Savaşı'nın en büyük kahramanı Achilles'tir. Yaşarken kısa ama ölümsüz bir şöhreti seçen Achilles, ölümden sonra bütün bu kahramanlık idealini tersine çeviren şu itirafta bulunur: Ölülerin arasında hüküm sürmektense, yaşayan en yoksul çiftçinin yanında çalışan sıradan bir adam olmayı tercih edeceğini söyler. Dünya edebiyatındaki en sarsıcı pişmanlıklardan biri olan bu cümle, zaferin ve ölümsüz ünün yaşamın kendisinin yerini tutamayacağını hatırlatır. Homer böylece yalnızca savaşın değil, kahramanlık fikrinin de bedelini sorgular.

Benzer bir sorgulama Agamemnon'un hikâyesinde de karşımıza çıkar. Truva'ya yelken açabilmek için kızı Iphigenia'yı tanrılara kurban eden Agamemnon, savaşın sonunda evine döndüğünde yıllardır intikamını bekleyen eşi Klytaimnestra tarafından öldürülür. Daha sonra oğulları Orestes annesini öldürerek bu kan döngüsünü devam ettirir. Böylece Homer, eve dönüşün herkes için kurtuluş anlamına gelmediğini gösterir. Aynı savaştan dönen iki kraldan biri yaşamı bulurken, diğeri ölümü bulur. Homer, burda eve varmanın fiziksel bir mesele olmadığını; insanın beraberinde taşıdığı geçmişin de eve döndüğünü hatırlatır. 

Odysseus'un yolculuğunu bu kadar zamansız yapan da belki budur. Yol boyunca karşılaştığı her ada, her kayıp ve her sınav onu biraz daha değiştirir. Truva'dan ayrılan adam ile Ithaka'ya ulaşan adam aynı kişi değildir. Yolculuk burada yalnızca coğrafi bir hareket olmaktan çıkar; insanın kendini yeniden kurduğu bir dönüşüme dönüşür. Joseph Campbell'ın, temelini Carl Jung'un arketiplerinden alan “kahramanın yolculuğu” fikrini düşündüğümüzde de bu dönüşüm daha anlamlı hâle gelir. Kahraman, eve ancak eski benliğini geride bıraktığında dönebilir.

Arnold Böcklin, Odysseus and Calypso, 1882. Kunstmuseum Basel, İsviçre.

Filmde beni en çok etkileyen son yorum ise Odysseus'un kontrol arzusuydu. Yolculuğu boyunca tanrılar farklı karakterler aracılığıyla mürettebatının öleceğini söylese de bunu kabul etmek istemez; onları kurtarabileceğine inanır. Oysa filmin sonunda, Kalypso'nun adasından ayrılırken ilk kez kontrolü tamamen bırakır ve kendisini denize, kadere ve tanrılara teslim eder. Bu sahne Homer'da bu kadar açık biçimde yer almasa da destanın özüne oldukça yakındır. Çünkü Odyssey, insanın zekâsını överken aynı zamanda onun sınırlarını da kabul etmeyi öğreten bir metindir. Belki de gerçek bilgelik, her şeyi değiştirebileceğine inanmakta değil; değiştiremeyeceğin şeylerle yaşamayı öğrenmektedir.

Belki de bu yüzden Odyssey üç bin yıldır okunmaya devam ediyor. Çünkü hepimiz bir şekilde eve dönmeye çalışıyoruz. Bazen çocukluğumuza, bazen kaybettiğimiz bir aşka, bazen de bir zamanlar olduğumuz kişiye. Ama Homer'ın bize anlatmak istediği şey insanın eve dönebileceği fakat hiçbir zaman ayrıldığı kişi olarak dönemeyeceği olabilir. 

 

Yazı ve Fotoğraflar: Nisa Ece Bergsan

Paylaş:


Yorum yapmak için tıklayın

Diğer Yazıları

24 gün önce

Bir İdealin Laneti: Obsession ve Pygmalion Miti

bir ay önce

Enkazdan İdeale: Géricault ve Delacroix Arasında Bir Yolculuk

2 ay önce

Her Şeyi Başlatan Meyve

2 ay önce

Dorian Gray ve Narcissus'un Ortak Laneti

4 ay önce

Prince Igor Operası ve Golikov'un Fırçasında Bir Ağıdın Üç Hayatı

En Çok Okunanlar