Kapak: Jacob Jordaens, Ermenin Altın Elması, 1633, tuval üzerine yağlıboya, 181 × 288 cm, Museo Nacional del Prado, Madrid.
Peleus ile Thetis’in düğünü, tanrıların bir araya geldiği görkemli bir kutlama gibi başlar; fakat masaya bırakılan altın elma, bu ihtişamın içine sessizce düşen bir gölge gibidir. Küçük, parlak ve masum görünen bu nesne, kısa sürede güzelliğin, kıskançlığın ve hükmün simgesine dönüşür. Paris’in önüne konan seçim, yalnızca kime elma verileceği meselesi değildir; aynı zamanda mitolojinin en büyük kırılmalarından birinin başlangıcıdır. Altın elma, böylece bir nesneden çok daha fazlası olur. Arzunun biçim aldığı, bakışın yön değiştirdiği ve felaketin yavaşça görünür hale geldiği bir semboldür.
Bu hikâyenin gücü, altın elmanın yalnızca bir ödül değil, aynı zamanda bir anlaşmazlık tohumuna dönüşmesinde yatar. Eris’in düğüne bıraktığı elma, bir güzellik yarışması başlatır; ancak bu yarışma aslında üç tanrıçanın birbirine karşı olan hırsını, rekabetini ve kırılgan gururunu açığa çıkarır. Paris’in seçimi, sonradan Truva Savaşı’na kadar uzanacak bir zinciri harekete geçirir. Bir düğün masasının ortasına bırakılan bu küçük nesne, tarihin yönünü değiştirir. Mitolojide sık sık olduğu gibi, felaket en görkemli anın içine saklanmıştır. İşte bu yüzden altın elma, mitin dışındaki bütün süsleri sıyırıp geriye yalnızca arzu, kıskançlık ve seçim baskısını bırakır.
Abraham Bloemaert, Peleus ve Thetis'in Düğününde Tanrıların Şöleni, 1638, tuval üzerine yağlıboya, 193,7 × 164,5 cm, Mauritshuis, La Haye.
Abraham Bloemaert’in The Feast of the Gods at the Wedding of Peleus and Thetis tablosu, bu anı teatral bir ihtişamla canlandırır. Yemek masasının üstüne yönelen bakışlar, ilahi düzenin içindeki ilk çatlağı hisseder gibidir. Tablo, düğün atmosferini kutsal ve dünyevi olanın birbirine karıştığı bir sahneye dönüştürür. Tanrıların kalabalığı arasında elma, neredeyse görünmez ama aynı anda her şeyi belirleyen bir çekim merkezi gibi durur. Jacob Jordaens’in The Golden Apple of Discord adlı eseri ise gerilimi daha doğrudan kurar; elma artık yalnızca bir nesne değil, herkesin uzandığı, sahip olmak istediği bir merkezdir. Jordaens’in tuvalinde elma, masanın ortasında duran pasif bir sembol olmaktan çıkar, bütün bakışları kendi çevresinde toplayan canlı bir kriz noktasına dönüşür. Bu iki tablo, aynı mitin farklı yüzlerini gösterir: biri kutlamanın içine sızan huzursuzluğu, diğeri anlaşmazlığın tam kalbinde duran parlak nesneyi.
Altın elmanın modern sanattaki yankısı ise René Magritte’in The Son of Man tablosunda bambaşka bir biçim alır. Burada elma artık tanrıçalar arasında el değiştiren bir ödül değildir; bir yüzü gizleyen, kimliği örten, görünüşü yarıda bırakan bir nesnedir. Şapkalı adamın yüzünün önünde asılı duran elma, bakışı engellediği kadar merakı da büyütür. Magritte, görünür olanı tam da görünemez hale getirerek izleyiciyi rahatsız eder. Bu rahatsızlık, mitolojik altın elmanın yarattığı gerilimle akrabadır: orada elma çatışmayı başlatır, burada ise anlamın önüne perde çeker. Birinde elma, arzunun merkezinde durur; diğerinde, yüzün ve kimliğin önünde.
René Magritte, İnsanın Oğlu (Le fils de l'homme), 1964, tuval üzerine yağlıboya, 116 × 89 cm, özel koleksiyon.
Tablonun başlığı da bu anlamı derinleştirir. The Son of Man, İncil’e açık bir göndermedir. Hristiyanlıkta “İnsanoğlu” ifadesi hem Mesih’e hem de insan varoluşunun kırılganlığına işaret eder. Magritte, elma ile bu başlığı yan yana getirerek yalnızca dini bir referans kurmaz; insanın en temel açmazlarından birini görünür kılar. İnsanoğlu, yüzünü örten elmanın ardında hem kendini saklayan hem de kendine ulaşamayan modern özneye dönüşür. Buradaki elma, yasak meyveyi, bilgiyi, düşüşü ve insanın çıplak hakikat karşısındaki mahcubiyetini de çağırır. Böylece Magritte, mitolojik ve dinsel sembolleri tek bir sessiz görüntüde buluşturur.
Altın elmanın izini Peleus ile Thetis’in düğününden Magritte’e kadar sürmek, aslında bakışın tarihini izlemek demektir. Bir masa etrafında başlayan kıskançlık, yüzyıllar sonra bir yüzün önünde asılı duran sessiz bir nesneye dönüşür. Elma kimi zaman çatışmayı başlatır, kimi zaman kimliği gizler; fakat her defasında bakışı kendine çeker. Belki de onun asıl gücü budur: elma hiçbir zaman yalnızca bir meyve değildir. Arzunun, seçimin, gizlenmenin ve düşüşün biçim aldığı parlak bir merkezdir.
Yazı ve Fotoğraflar: Nisa Ece Bergsan
Dorian Gray ve Narcissus'un Ortak Laneti
Prince Igor Operası ve Golikov'un Fırçasında Bir Ağıdın Üç Hayatı
Yılan Oynatıcı: Gérôme'un Doğu Fantezisi ve Said'in Oryantalizm Perspektifi
Üç Erkeğin Sessizliği: Flaubert ile Hopper'ın Yalnız Odaları
Beyaz Tütülerin Altında: Degas’nın Bale Sınıfında Gizlenen Gerçekler
Yorum yapmak için tıklayın