ekavbanner1.jpg.jpg

Fatih ve Bellini: Bir Portrenin Hikayesi | Yazan Zeynep Dikmen

Zeynep Dikmen

bir ay önce

Günümüzden yüzyıllar öncesinde yaşamış bir padişahın ve onun resmini yapan bir sanatçının hikayesini dinlemek ister misiniz? Üzerlerinden neredeyse 600 sene geçmiş olabilir ama bu, bizi heyecanlandırmalarını engellemiyor. Özellikle de son günlerde…

Bu hikayenin pek çok dinamiği ve birden fazla kahramanı var. O yüzden yolcuğumuza 1400’lerin ilk yıllarından başlamak doğru bir adım olur. Çünkü bu yıllar, çoğunlukla Bizans olarak anılan Doğu Roma’nın ayakta kalma mücadelesi verdiği yıllar. Bin yıllık bir imparatorluğun son ve en önemli kalesinin tehlikede olduğu yıllar. Bu tehlikelerden kaçan bilginlerin Avrupa’ya sığındığı ve yanında önemli el yazmalarını taşıdıkları yıllar. Öyle ki, bu sayede o zamanlar dünyanın en batısı olan Avrupa antik kaynakları okuyor, inceliyor ve insanların zihni gelişiyor. Doğaya, sanata, bilime ve insana dair her şeye bakış değişiyor. Hümanizmanın, Neo-Platonik felsefenin ve benzerlerinin yarattığı fırtına Rönesans’ı getiriyor. İşte bunlar da hikayemizin ilk bölümünü oluşturuyor.


Vitruvius Adamı, Leonardo da Vinci – Vitruvius, M.Ö. 1. Yüzyılda yaşamış mimar ve mühendistir. Kitapları üzerine çalışan Leonardo, bu ünlü çizimi yapar.

Ama konuşulacak daha çok şey var. Örneğin düştü düşecek son kalenin durumu… Yüzyılın ortalarına gelindiğinde, hikayenin baş kahramanlarından olan padişahımız bu kaleyi fethediyor. Öyle bir fetih ki yeri göğü inletiyor, haritaya yeni kıtalar ekletiyor ve yeni kültürlerin temelini atıyor. Kalan birkaç bilgin de, ellerinde kıymetli yazmalarla Avrupa’nın yolunu tutuyor. Yine de korkulacak bir şey yok. Padişahımız akıllı ve açık fikirli biri. Artık onun olan bu kaleyi özenle şekillendiriyor. Bunu yaparken de sahip olduklarının bilinciyle hareket ediyor. İçine doğduğu kültüre son derece hakim olmasının yanında Batı’yla da yakından ilgileniyor. Çünkü biliyor ki bu kalenin sahibi olarak o artık Roma’nın da imparatoru.

Bin yaşındaki kalemiz yeni bir devlete başkentlik yapıyor olabilir ama bu onu yok etmiyor. Belki değiştiriyor ama yeniliklerin arasında yitip gitmek yerine kendine bir yer buluyor. Kalenin yeni sakinleri de ondan çok şey öğreniyor.

Bir yandan da padişahımız başka yeniliklerin peşine düşüyor. Batı’yla iletişimini arttırıyor ve sanatı da bunun bir parçası haline getiriyor. Bu anlamda Venedik’le sıkı görüşmeler yapıyor. Onlardan bir sanatçı göndermelerini istiyor ki gönlünden geçen, batılı tarzda bir portresini yaptırmak. Venedikliler bunu önemli bir adım gibi görüyorlar. Çünkü kurdukları ticaret ağının, kalenin yeni sahipleri yüzünden bozulmasını istemiyorlar. Onlarla iyi ilişkiler kurmanın bir yolu olarak padişahın isteğini kabul ediyorlar. Tam da burada diğer kahramanımız devreye giriyor: Venedikli ressam.


Gentile Bellini – Otoportre

Ressamımız öyle sıradan bir sanatçı değildir. Tıpkı erkek kardeşi gibi, Venedik resim okulunu kuran babasının izinden giden biridir. Bu saygın ailenin bir üyesi olarak padişahı ziyaret etmeye kaleye doğru yola çıkıyor. Böylece 16 ay sürecek olan macerası 1479’da başlıyor. Gözlem bir sanatçının en büyük silahlarındandır ve ressamımız, onu oldukça verimli kullanıyor. Bir yıldan uzun süren bu ziyarette yerel kültürü deneyimliyor ve pek çok çizim yapıyor. Ama asıl konuyu atlamamak gerekir: kahramanlarımızın buluşması.


Fatih Sultan Mehmet’in Portresi

Bu buluşmadan değerli bir Rönesans eseri ortaya çıkıyor. Yani bir zamanlar bu kalenin kitaplığındaki yazmalarla alevlenen Rönesans’ın sanatı şimdi bu kale içerisinde nefes alıyor. Sade ama anlam yüklü portresi içerisinde padişahımız, Rönesans resminin unsurları tarafından çevriliyor. Bir kemerin altında, üzeri grotesk süslemelerle bezeli iki sütunun arasında oturuyor. Önünde Doğu’nun varsıllığına işaret eden halı, dönemin çizgisel perspektif uygulamasının da bir kanıtına dönüşüyor. Bir tanesi halının içerisinde gizli toplam yedi taç, tahtın yedinci hakimi olduğunu hatırlatıyor. Taçların sağda ve solda üçe bölünmüş olmaları da tesadüf değil. Çünkü üç sayısı, onun üç büyük fethine de işaret ediyor; Konya, Trabzon ve tabii ki bizim güzel kalemiz, yani İstanbul.


Yeniçeri


Bir Türk Kadını

Fatih Sultan Mehmet, hem Osmanlı’nın hem de Roma’nın imparatoru olarak büyük bir etkileşimin fitilini ateşliyor. Onun davetiyle gelen Gentile Bellini, İstanbul’da kaldığı sürede bir yandan öğrenirken bir yandan öğretiyor. Osmanlı nakkaşhanelerinin minyatür ustalarının zihinlerinde yeni bir ufuk açıyor. Onun etkisiyle yerel sanatçılar Fatih’in çeşitli portrelerini yapıyor.


Sinan Bey veya Şiblizade Ahmed’e atfedilir - Fatih Sultan Mehmet’in Portresi

Geri döndüğündeyse öğrendiklerini Venedik resmine özenle yediriyor ve bir dönemin oryantalist havasını yaratıyor. Kendisinin ve öğrencilerinin üretimlerinde 16 aylık sürenin izleri görülmeye devam ediyor ve Fatih Sultan Mehmet, bir kez daha bir portrede yerini alıyor.


Gentile Bellini’nin Atölyesinden - Fatih Sultan Mehmet

Deniyor ki bu portre İstanbul’da yapılmadı, bu topraklara hiç ayak basmadı ve doğrudan Bellini’nin elinden çıkmadı. Ama bunlar anlamsız detaylar. Çünkü önemli olan bir zamanlar bu kalede dolaşmış, onu seyretmiş, ondan beslenmiş ve onu beslemiş bir ressamın varlığıdır. Bu doyum ister tam da orada o anda olsun, isterse başka bir şehirde yıllar sonra olsun yine de güçlü bağların belirtilerini taşır. Bugünse İstanbul, bu bağların temelini atan kale olarak ikinci portreye ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Yazı: Zeynep Dikmen



En Çok Okunanlar