8fe14646-e6ed-4c96-9fdc-895b32f1cc7c.png

Kusama'nın Sonsuzluk Odaları ile Ayaklarınızı Yerden Kesen Bir Deneyim | Yazan Nurdan Ateş

Nurdan Ateş

4 ay önce

İngiltere’de çok uzun soluklu bir lockdown sonrası, 17 Mayıs günü tüm kapalı alanlar, oteller, sinemalar ve  müzelerin açılmasıyla normalleşme sürecine hızlı bir giriş oldu diyebiliriz. Kapalı olan müzelere ilgi öyle büyüktü ki bazı sergiler için biletleme üyelere özel bilgi linki ile gelip, online kuyruklarda  şanslı sahipleri ile buluştu. Uzun zamandır beklediğim Yayoi Kusama’nın ‘İnfinity Mirrored Room’ sergisinin biletleri de dakikalar içinde Eylül ayına kadar hızla tükendi.

Uzun bir aradan sonra Tate Modern’de olmanın verdiği heyecanla erken gidip, çok özlediğim bölümlerde keyifle  dolaşıp randevu saatimi bekledim. Küratörlüğünü Frances Morris ve Katy Wan’ın üstlendiği, Bank of America ve Uniqlo sponsorluğuyla gerçekleşen sergiye sanatçının çocukluk ve gençlik yıllarına ait fotoğrafların bulunduğu bölümle  gezmeye başladım.Çapkın bir baba, saplantılı kıskanç bir annenin çocuğu olarak 1929 yılında Japonya‘da dünyaya gelen sanatçı, hayli travmatik bir çocukluğa sahip. Gözü dışarda, yakışıklı ve çapkın baba evden çıkarken, annesi küçük Kusama’yı takip etmesi için arkasından yollar. Babasının tüm çarpık ilişkilerine şahit olan Kusama daha sonra bir söyleşisinde “Uzun yıllar kimse ile sex yapmak istemedim, sexsüel saplantı ile korku daima yan yana hep içimdeydi’’ diyerek travmanın boyutlarını çok net ifade eder.

Yaşadığı travmalardan, annesinin baskıcı ve aşağılayıcı tavırlarından kaçmak için sığındığı kağıt ve boya kalemleri ile yaşama tutunan Kusama resim yapma nedenini, benekleri, sonsuzluğu, aynaları, yansımayı kısaca hem mekan sanatına(enviromental art), seramiklerine hem de “happening“ lerine ilham olan halüsinasyonlarını şöyle ifade eder;

“Bir gün kırmızı çiçek desenli bir masada oturuyordum. Ufuktaki kocaman güneş çok parlıyordu. Başka yere  bakınca her şeyin kırmızı desenlerle kaplandığını görüyordum. Kendimi duvarlarda tırmanıyor, tavanlarda dolaşıyor gibi hissediyordum. Bütün mekanlarla birlikte sonsuzlukta yüzüyor gibiydim. Sonra sonsuzluğu  bir hiçlik olarak görmeye başladım. Kırmızı benekler, çiçekler çoğalarak etrafımı sarıyordu. Kaçmaya başladım, merdivenlerden hızla iniyordum. Ben koştukça merdivenler sonsuzluğa uzayıp gidiyorlardı.”

Yoğun travmalı dönemin üstüne 2 .Dünya Savaşı tuz biber eker. Karanlık bir odada günde 12 saat bir paraşüt fabrikasında çalışmaya başlar. Dikiş makinesi başında, uçak seslerinin yıkıcı gürültüsünden  yine kağıda ve boya malzemelerine sığınır. Annesinin tüm itirazlarına rağmen elinden kağıdı ve resim malzemelerini hiç düşürmeyen Kusama, savaşın bitişiyle Kyoto‘da Geleneksel Japon Sanatı, Nihonga  üzerine eğitimi alır. Pek çok suluboya, yağlıboya çalışmasıyla  çeşitli sergilerde yer alır. Ama bu klasik eğitim, hiyerarşik ve sıkıcı sanat ortamı onu tatmin etmez. Dünya o sırada çok değişmiş, klasik sanat yerle bir olmuş,  Amerikada’ki avant-garde  ortam tüm sanatçıların hayali haline gelmiştir. Japonya’da ABD’ye duyulan büyük nefreti bir tarafa bırakıp, ilk dönem çalışmalarını imha edip yeni bir hayat için  Seattle‘a yerleşir. Büyük hayranlık duyduğu Georgia O ‘Keffle‘nin desteği ve tavsiyesiyle 3 yıl sonra New York’a taşınır. Feminist ve savaş  karşıtı  söylemleri, sokaklarda ses getiren çoğu zaman çıplak happening'leri, bedenleri puantiyeleri ile boyayarak yaptığı cesur ve sıra dışı çalışmaları ile Andy Warhol, George Segal gibi avangard çevrenin tanınan figürleri arasında yer alır. Hatta o kadar ileri gider ki Vietnam Savaşı’nı bırakması için Nixon ‘a açık mektupla sex teklif eder.

1966’da ilk kez katıldığı 33.Venedik Bienali’nde sergilediği “Narcissus Garden“ adlı, aynalı kürelerden meydana gelen çalışmasıyla yer almış, üstüne giydiği altın kimonosuyla, küreleri tanesi 2 dolara satarak sanat piyasasının makineleşmesi ve metalaştırılmasına olan eleştirisini ifade etmiştir. Bienal organizatörlerinin araya girmesi ile satış durdurulmuş olsa bile, bu olay sanatçının ününe ün katmıştır. 

1973 yılında gittikçe kötüleşen ruh sağlığı neticesinde ülkesine dönüp kendi isteğiyle akıl hastanesine yatarak çalışmalarına ordan devam ettirir. Bu dönemde ağırlıkla şiirler ve romanlar yazan sanatçı 1990‘larda New York’ta bir retrospektif sergisi ile tekrar gündeme gelir. Tasarımcı Marc Jacobs davetiyle Louis Vuitton’a koleksiyon tasarlar. ”Sanatla uğraşmasaydım çoktan ölürdüm “diyen Kusama “Sanat gördüğüm, yaşadığım olumsuz şeylerden kurtulmak için bir araçtı, yoldu, yöntemdi ve kurtuluştu. Bu yüzden sürekli çizdim, boyadım ve yazdım”. Hadi o zaman bizde o büyülü dünyanın kapılarını aralayalım.

 

Ailesi ve çocuk Kusama’ya ait fotoğraflar

Amerika’da yaşadığı dönem boyunca gerçekleştirdiği tüm çalışmalarından kareler.

  

Kusama’nın  Walking Piece performansını fotoğraflayan Eikoh Hosoe‘ın  çektiği portre fotoğrafları. Hosoe sıklıkla Japonya’da yaşayan deneysel sanatçıları ve koreografları fotoğraflamış .Buradaki fotoğraf serisinde  iç dünyasını  ve dış görünüşünü  yakalamak isteyen Hosoe, siyah beyaz çalışarak tezatların dramatik farkını vurgulamakta istemiş.

Chandelier of Grief, 2016

4 mt yüksekliğinde altıgen formlu beyaz bir yapının, iç kısmı kapkaranlık olup sürgülü bir kapıdan girdim. Karanlık odanın ortasına yerleştirilmiş, cam fanus ve içinde asılı tek ışık kaynağı barok tarzı bir avize. Avize hareketli bir bir mekanizma ile  tavana tutturulmuştu çünkü arada  gidip gelen ışık sabit değil, titrekti. O küçücük odada  avizenin birden yanmasıyla, aynalarla kaplı altı duvar beni sonsuz bir derinliğin içine çeker gibiydi. Tek  kaynaktan gelen ışık süzmesinin aynalı duvarlardaki yüzlerce yansıması, aynı anda oda içinde bir sürü ben ve  …

 The Universe As Seen From The Stairway To Heaven

 Cam  platform üzerine oturtulmuş, dış yüzeyi aynalara kaplı bir heykel. Her yüzünde farklı noktalara yerleştirilmiş desenli camlar. O camlardan içeri bakıldığı zaman içerde rengarenk puantiyelerden yansıyan yüzlerce kendi yüzüm. Aynalar, puantiyeler ve sonsuz tekrarlarla masalsı bir ortam.

 

 

İnfinity Mirrored Room

Karanlık bir oda içinde platformun iki yanında sığ bir havuz, etrafınızda aynalar ve tavandan yanıp sönen renkli ışıklar. Suya yansıyan ışıklar ile zemin ve havuz tek bir platforma dönüşüyor. Sanatçının. 2012 yılında Tate Modern’deki retrospektif sergisi için yaptığı çalışması. Sanatçının çocukluk anılarında saklı, noktalar beni yutuyor hissini adeta izleyiciye yaşatıyor.

 

 1994 te Japonya’da Naoshima adasına yerleştirdiği sanatçının ikonik figürlerinden sarı balkabağı ile..

Dünyamız, evrendeki bir milyon yıldız arasında yalnızca bir benek noktasıdır… Doğayı ve bedenlerimizi lekelerle yok ettiğimizde, çevremizin birliğinin bir parçası oluruz.

Biletlerin Eylül ayına kadar tükenmesine üzülmeyin, çünkü 12 Haziran 2022’e kadar sergi izlenebilecek.

Yazı ve Fotoğraflar: Nurdan Ateş


Yorumlar (1)

Fulya Özkaynak

Harika bir anlatım, temiz yalın aydınlatıcı,sanatçı hakkında çok şey öğrendim,teşekkür ediyorum


En Çok Okunanlar