3dcb48cd-0eab-4c0c-8c19-3b578c324562.jpg

Paris’te Moda ve Sanat İç İçe | Yazan Seylan Kandak

Seylan Kandak

bir ay önce

Paris 2022 yılının baharında moda ve sanatın iç içe geçtiği bir dizi etkinlikle, izleyicileri tarihle harmanlanmış sıradışı bir yolculuğa çıkarıyor.

Etoile Metro İstasyonu'ndan dışarı çıkıp Champs Elysées’ye adım attığım anda, Concorde Meydanı'na kadar uzanan caddeye dair yeni bir planlama yapıldığını anlıyorum.  Champs Elysées eski ihtişamına kavuşmak için gün sayıyor. Caddenin Pazar günleri sadece yayalara ayrılmasıyla başlayan ve 2030 yılına kadar bitirilmesi planlanan çalışmalar arasında arnavut kaldırımı taşların yerine sessiz zemin döşenmesi, daha çok ağaç dikilerek caddenin yeşillendirilmesi de var. Kanımca Pierre Herme Pastanesi'nin açılmasıyla başlayıp, Dior binasının yenilenmesi, Lafayettes mağazalarının şubesinin açılması, Dubail, Rolex gibi saat ve mücevher satan dükkanların yan yana konumlanması gibi bir dizi yenilikle devam eden değişiklikler de bu bölgeye daha çok zengin turist çekecek gibi. Gerçekten yıllar içinde eski ışıltısını kaybetmiş, amerikan hamburgercileri ve sürümden kazanan hazır giyim mağazalarıyla dolmuş, lux sektörüyse caddenin arka tarafındaki Montaigne tarafına çekilmişti. Şimdi yeniden Haute Couture markaları ve ünlü mücevherciler kendilerini öne çıkarıyor ve caddeye hak ettiği itibarını geri vermeye hazırlanıyorlar. Ben de kafamda sessizce bu tespiti yaparak Dior’un Avenue Montaigne’deki ana mağazasının içinde yer alan Dior Gallerie’deki müzesini gezmeye gidiyorum.

Dior Müzesi'nin ilk ziyaretçileri arasında yer almaktan mutluluk duyuyor ve kürklü anneannelerle beraber çok da büyük bir beklentim olmadan içeri giriyorum. İlk düşüncem Fransızların sergileme işini ne kadar iyi bildiği oluyor. Beyaz rengin hakimiyetiyle hem mekan öne çıkarılmış hem de sergilenen ürünlerin önüne geçmeyecek sade bir fon yaratılmış. Girişe yerleştirilmiş Marc Quinn’in Christian Dior’un orijinal parmak izinden ürettiği rölyef ve Yan Peiming’in elinden çıkmış dev Dior portresi, geldiğimiz yerin eski kıyafetler göreceğimiz bir mini Dior tarih sergisi değil gerçek bir sanat müzesi olacağının sinyalini veriyor.

Müze gezisi yukarıdan aşağıya doğru planlanmış. İlk önce gidilmesi gereken üçüncü kata, müzenin sembolü olarak tasarlanan görkemli döner merdivenden çıkıyorum. Bu sırada merdiven arkasındaki vitrinlerde sergilenen 1874 adet ikonik Dior kıyafet ve aksesuarın degrade gökkuşağı renklerindeki minyatürlerini izliyorum.

Müzenin toplam 13 salondan oluşan galerilerinde, markanın kurucusu Christian Dior ve ailesinin fotoğrafları, modacının ilk çalışmaları, dönemin Paris sosyetesiyle buluşmalarından kareler, ilk modellerden başlayan hikaye, bugün Dior markasının atan kalbi konumundaki müzenin de bulunduğu 30 Avenue Montaigne’in hikayesi ile devam ediyor. Dior’un hayran olarak edindiği bu özel bina, bir minik atölye, bir sunum salonu, bir yönetim ofisi ve altı deneme kabiniyle başlamış, zamanla günümüze kadar geliştirilmiş ve Dior Evi haline gelmiş (Maisoon Dior). Müzenin bir noktasında, yeraltında saklı bir hazine gibi duran atölyeden kalanları izleme imkanı buluyorum.

Müzenin diğer bölümlerinde markaya ilham veren temalar altında birleştirilmiş özel parçalar sergileniyor. Bahçeler, çiçekler, balolar, eller, seyahatler, medeniyetler ve sürrealist sanat eserleri markanın önemli temalarını oluşturuyor.

Ayrıca Dior evinde dünya tarihinde önemli yere sahip kişiliklerin giydiği kostümler de yer alıyor. Lady Diana’nın giydiği ve dönemin basını tarafından “Kraliyet ailesi mensubu gecelik giydi!” başlığına konu olan gece mavisi elbise bunlardan biri. Ayrıca aristokratlar, politikacılar, oyuncular, vb. ünlülerin törenlerde giydiyi kıyafetler de kısa açıklamalar ve videolarla beraber sergileniyor. Adele’inn Grammy’de, İsabelle Hubert’in Oscar törenlerinde giydiği kendi bedenlerine göre dikilmiş kostümler görmeye değer.

Günümüzde kurumlaşmış yapısıyla Dior Vakfı, moda dünyasına Christian Dior’un ardından burada baş modacılık görevini üstlenmiş çok önemli isimler kazandırmış. Kimileri sonradan kendi markalarını yaratmış bu isimler sırasıyla Yves Saint Laurent, Marc Bohan, Gianfranco Ferre, John Galliano, Raf Simmons ve Maria Grazia Chiuri. Bu altı modacının koleksiyonları ve eser diyebileceğimiz nitelikteki tasarımları da müzede sergileniyor.

Dior Müzesi'nde beni en çok etkileyen ise işin hem teknik hem de sanatsal kısmını gözler önüne seren bölümler. Elbise kalıpları, prova kumaşları, renk kartelaları, eskizler, denemeler, notlar ve kolajlar, gördüğümüz parçaların birer kıyafetten öte olduğunu anlatmaya yetiyor. Salonlar dizisi içinde yol aldıkça elbise dediğimiz kabukların insanları dönüştürdüğü ve plastik bir dili olduğunu kabul ettiriyor. Parkur boyunca gördüklerimin bana anlattığı hikayede özel parçalar, sanatçıların kafasında belli bir tema etrafında şekillenmiş çılgın bir düşünceden başlıyor, eskizlerle olgunlaşıyor, denemelerle kararlaştırılıyor, malzeme etrafında şekilleniyor, kalıplarla gerçeğe dönüşüyor, dikiş ve nakışlarla zenginleştirilerek gerçek sanat eserlerine evriliyor. Demem o ki müzeye girerken hazır giyim (prêt-à-porter) ve yüksek dikişi (haute couture) ayırt edemeyecek bir kişinin çıkışta düşüncelerinin değişeceğine ve sanatla modanın zaman zaman nasıl bütün olduğuna ikna olacağına eminim.

Eğer Paris’te moda tarihine doyamadım derseniz başka moda-sanat sergileri de gezebilirsiniz. Dior evinden çıkmışlar arasında saydığımız isimlerden Yves Saint Laurent’in koleksiyonundan parçalar Centre George Pompidou ve Paris Modern Sanat Müzesi içinde sergileniyor. Yves Saint Laurent’in tasarımları, müze koleksiyonundan resimlerle paralellikler kuracak noktalara yerleştirilmiş ve gerek renk gerek biçim gerek motif bazında benzerlikler yakalanmış. Bu yerleştirmeleri farklı bir yazıda incelemek üzere sizi Dior Müzesi'nden fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.

Yazı ve Fotoğraflar: Seylan Kandak



En Çok Okunanlar